Gebelik, bir kadının miladı olarak düşünülebilir. Gebelik döneminde meydana gelen hormonal ve işlevsel tüm değişimler anne adayının ruhsal alanına da yansır. Gebelik, fizyolojik bir olay olmanın yanı sıra kadınlarda stres yaratan bir durum olabilmekte ve psikolojik problemlerin ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir.

Gebelik döneminde annenin duygu durumu bebeği oldukça etkiler. Anne adayı mutsuz, isteksiz, günlük rutini bozulmuş, sürekli ağlayan bir birey haline dönüştüğünde bebek stres altında olacaktır. İyi bir duygu durumla, eşinin ve ailesinin desteğini almış bir gebe, keyifli bir gebelik dönemi geçirirken mutlu, rahat bir bebek dünyaya getirebilir.

Gebelik haberi anne adaylarının çok büyük bir kısmında sevinç, coşku ve heyecanla karşılanan bir durumdur. Bu kadar olumlu duygunun yanı sıra bu duygularla taban tabana zıt olan korku, endişe gibi olumsuz duygulanımları da içinde barındırabilmektedir. Gebelik dönemi birçok hormonal değişikliği içerdiğinden duygu durumundaki bu dalgalanmalara sebep olabilmektedir.

Doğumla birlikte ilk bir yıl hayatını birbirine bağımlı olarak geçiren anne-bebek ilişkisinde anne, yer yer yetemediğine dair suçluluk hissedebilir. Sürekli bebekle zaman geçiren anne öfkeli/tahammülsüz olabilir ve bebeğine zarar verdiği inancı oluşabilir. Bu durum suçluluk hissini, suçluluk hissi de depresif duyguları tetikler.

Duygularımızın, gebelik döneminde olduğu kadar doğum sonrasında da bedenimizi yönetebildiğini, olumsuz duyguların süt miktarını azalttığını söyleyebiliriz. Bebeğe yetemediğini düşünen annenin çevre desteğine ihtiyacı olduğu dönemler sık sık olur. Özellikle doğumun hemen sonrası büyük anne ve babaların, yakın akrabaların birinci önceliği ev düzenine destek olmak ve anne ile bebeği uyum sürecinde baş başa bırakabilmektir. Taze anneye en büyük destek ise eşinden gelmelidir. Anneyi ara ara yürüyüşlere çıkarmak, karı-kocalık ilişkisinin var olduğunu hatırlatmak anne için büyük bir motivasyon kaynağı olacaktır.

Kadında oluşabilen fiziksel değişiklikler, kilo artışı, davranışlarda yavaşlama, beslenme düzeninde yasaklı besinlerin oluşu, kıyafetlerinin üstüne olmaması, erkenden uykusunun gelebilmesi kadın tarafından kayıp olarak algılanabilmektedir. Kaybın diğer adı ise depresyondur.

Depresyon toplum içindeki en popüler tanılardan biridir. Kendini mutsuz, üzgün hisseden bir birey kendine depresyondayım diye tanı koyabilir. Oysaki depresyon, tıbbi bir terim olup yine tıbbi ve psikolojik müdahale gerektirebilir.

Depresyon psikolojik bir problem olmasının yanında anne adayına fizyolojik sorunlarda oluşturabilmektedir. Gebelik döneminde olumsuz ruhsal duygulanımlar bulantıya, baş ağrısına, tansiyon sorunlarına, kas ağrılarına sebep olabilmekte bununla beraber kanama ve erken doğum riskini arttırabilmektedir.

Annenin içinde bulunduğu duygudurum bebeği de bir o kadar etkilemektedir. Annede depresyonun devam etmesi, anne ile bebek arasında kurulan ilişkiyi, taze annenin ebeveyn rolüne adapte olmasını olumsuz etkileyebildiği gibi annenin ve bebeğin bakımında sorunlar yaşanmasına sebep olabilir. Tüm bu sorunlar bebeklerin, hem fiziksel hem de bilişsel gelişiminde gecikmelerin olmasına aynı zamanda uyku ve beslenme problemlerine, davranış bozukluklarına da yol açabilmektedir.

Peki gebelik haberini yeni alan anne adaylarının ve doğum yapan annelerin yapması gerekenler nedir?

Gebelik haberini yeni alan anne adayı, bu mutluluğunu onu destekleyecek bireylerle paylaştıktan sonra, günlük rutin hayatına devam etmeyi hedefleyebilir. İşine gidebilir, arkadaş görüşmelerine katılabilir (tabii ki bu öneriler risksiz gebelikler için). Gebeliğin 1., 2. ve 3. evrelerinin özelliklerini bilip, bedeninden beklentisini ona göre ayarlayabilirler. Baba adayı ile bebekle ilgili ortak kararlar alarak, bu kararları aile büyükleri ile paylaşabilirler.

Doğum sonrası ise ilk 40 gün lohusalık dönemi olarak geçebilmektedir. Annenin enfeksiyona en çok açık olduğu dönemdir ve anne kendini korumalıdır. Bedeni enfeksiyona açık olduğu kadar psikolojisi de bir o kadar hassastır. Alıngan, öfkeli, tahammülsüz olabilir. Yakın çevrenin toleransı, desteği anne için büyük önem taşımaktadır.

Depresyonun hastalık olarak kabul edilmesi için aşağıdaki belirtilerin dokuzundan en az beşinin, kişide en az iki hafta görülüp, kişinin işlevselliğini bozması gerekir.

1.Hemen her gün süren depresif duygu (üzüntü-boşluk hissi)

2.Hemen her gün ilgi ve istekte azalma

3.Önemli derecede kilo artışı/azalması

4.Uykusuzluk ya da aşırı uyuma

5.Davranışlarda aşırı artma ya da gerileme

6.Yorgunluk-Bitkinlik-Enerji kaybı

7.Değersizlik-Suçluluk hissi

8.Kararsızlık

9.Yineleyen ölüm düşünceleri

Kişide bu maddelerden en az 5’i iki haftadan daha uzun süre devam ederse bir uzmandan yardım alınmalıdır.

Bir çocuğun sağlıklı gelişimi için doğru ve dengeli beslenme şarttır. Ebeveynlerde buna dayanarak çocuklarının yemek yemesi, yemeği reddetmemesi için sıklıkla ısrarcı davranabiliyor. Hal böyle olunca yemek saati tüm aile için ızdırap olabiliyor.
Çocuklar 1-2 yaşlarında taklit etme eğilimi ile çevresindekilerin yediklerini yemek ister, ebeveynin beslenme düzenine göre beslenmeye, 2 yaşından sonra ise yavaş yavaş besinleri reddetmeye başlarlar.
ÇOCUKLAR NEDEN YEMEKLERİ REDDEDER
Çocukların özellikle 2-5 yaş arası dönemde yemek yemeyi reddetme, inatlaşma gibi davranışları gösterdikleri çok sık rastlanmaktadır. Bir çocuğun yemek yemeyi reddetmesinin çeşitli sebepleri vardır. Çocukların kendileri üzerinde kontrol edebildiği ilk şeyler yemek yeme/yememe ve tuvaletini yapıp yapmamadır. Bu nedenle çocuk eğer kontrol sağlayamadığını düşünüyor, düzenli kısıtlanıyorsa, ebeveynlerde müdahaleci bir tutum gösteriyorsa çocuğun, yemeği reddetme ve inatlaşma ihtimali artacaktır. Çocuğun beslenme düzenini etkileyen diğer faktörler çoğu zaman; kansızlık, ateş gibi medikal problemler, boşanma-taşınma gibi çocuk için olası psikolojik travmalar, anne babanın beslenme konusundaki yanlış tutumlardır.
Çocuğunun beslenmesine önem veren, sağlıklı olması için ilk koşulun beslenmesi olduğunu düşünen ebeveynler için yemek, ebeveyn ve çocuk arasında güç savaşı haline gelebiliyor. Çocuk çeşitli sebeplerden yemek yemeği reddettiğinde, çoğu ebeveyn bunu kendi başarısız ya da ebeveyn olarak yetersin görebilir. Anne babasının bu zaafını gören çocuk da bunu kendisi için kullanır.
YEMEK SAATİNİ NASIL KEYİFLİ HALE GETİREBİLİRSİNİZ
– Öğün aralarında özellikle yemek öncesinde çocuklara şeker, çikolata, pasta gibi şeker oranı fazla yiyecek ve içecekler vermek iştahını keseceğinden yemek saatinde huysuzlanmasına sebep olacaktır. Yemek aralarında abur cubur vermemeye çalışın.
– Çocuklar uykulu ya da yorgun olduklarında huysuzluk yapma eğilimindedirler aynı zamanda da iştahsızdırlar. Bu nedenle yemek saatlerinizi çocuklarınıza göre ayarlayabilirsiniz.
– Masaya oturmadan önce onunla oyun oynamanız ve keyifli vakit geçirmeniz yemek saatini de keyifli hale getireceğinden masaya oturmayı ve yemeği reddetmeyecektir, yemekten de keyif alacaktır.

YEMEK ESNASINDA NELER YAPILMALI
– Yemek yedirmek için ısrar etmeyin. Yemek konusunda ödül-ceza yöntemini kesinlikle uygulamayın. Uzun vadede bu tutum çocuğunuzun beslenme düzenini olumsuz yönde etkileyecektir.
– Mama sandalyesi gibi adaptörlerle çocuğun yemek masasına oturması ve ailece yemeğe katılımınız yemek yemenin sosyal bir olay olduğunu görmesini sağlayacaktır.
– Yemeği televizyon, tablet gibi uyaranların olduğu yerlerde değil sakin ortamlarda yedirin. Yemek yerken zamanın keyifli geçmesine özen gösterin. Bir şarkı ya da masalla bunu sağlayabilirsiniz.
– Çocuklar ortalama 1.5 yaşından sonra çatal kaşık kullanabilirler. Onlara hareket özgürlüğü sağlamak ve kontrol edebildiklerini göstermek adına kaşık, çatal kullanmalarına müsaade edin. Yemek yerken parmaklarını kullanmalarına, yemekle oynamalarına, etrafı dağıtmasına göz yumun, onları sürekli ikaz etmeyin.
– Çocuklarınız sizin sevdiğiniz yemekleri sevmek zorunda değiller. Bu nedenle kendi yemek zevklerinin gelişmesine izin verin. Yemekleri onlara seçtirin, hepsini birbirine karıştırmayın, çiğneyebileceği, yutabileceği besinleri tercih edin. Zorlamadan değişik yemek çeşitlerine alıştırarak tek bir besine alıştırmayın.
– Porsiyonları ufak tutun. Doyduğunu fark ettiğinizde yedirmeyi kesin, son lokmaya kadar yedirmeye çalışmayın.
– Yemeği reddediyorsa yiyecekleri önünden alın, tepki göstermeyin. Tekrar yemek isterse aynı yiyeceği önüne koyun, tekrar reddederse bir öğün başka yemek vermeyin.
– Hiçbirşey yemiyor diye besleyici değeri olmayan, çabuk doyuran kalorisi yüksek gıdalar vermeyin.
– Yemek sırasında kendi tepkilerinizi kontrol edin. Ne kadar sinirlenseniz de belli etmemeye çalışın. Dolu tabağı sakince alın ve yaptığınız şeye devam edin, gülümseyin. Aşırı tepkiler vermeyin.
– Yemekleri bulamaç yapıp hızlıca yedirmeyin ancak yemek saatini çok fazla da uzatmayın. Ortalama 30 dakika bir öğün için yeterli bir süredir.
– Yemek yeme eylemini sadece masada yapın. Özellikle öğünleri, evin başka alanlarında, televizyon, tablet vb. uyaranların karşısında ya da çocuğunuzun peşinde koşturarak yedirmeyin.

Her çocuğun bünyesi, gereksinimi, gelişimi ve büyüme hızı farklıdır. Bu sebeple asla diğer akranları ile kıyaslama yapmayın. Unutmayın çocuğunuzun sağlıklı gelişimi için çok yemesi değil dengeli beslenmesi yeterli olacaktır.

Güven duygusunu hissetmek kişinin temel ihtiyacıdır. Bu nedenle de ilişkide en temel duygudur güven. Güvendiğimiz birini hayatımıza dahil ederiz, severiz, birşeyler paylaşırız. Birey ilişki süresince “biz” olmak ve o bütünlüğü korumak ister. O bütünlüğün bozulmayacağına, eşin sevgi ve saygısına, sadakatine güvenmek ister. Bütünlüğü bozma ihtimali olan herhangi bir tehditte -ki bu tehdit gerçek ya da hayali olabilir- ‘partnerinin başka biriyle ilgilenebileceği, başkasına yönelebileceği, terkedilebileceği ile ilgili düşünceler yoğunlaşır. Bu düşünceler yönetilemediğinde bir süre sonra güvensizlik ortaya çıkabilir. Buna paralel olarak aslında dozunda olduğunda ilişkiyi olumlu etkileyen, duyguları yoğunlaştıran kıskançlık dozunu arttırır ve zarar verir hale gelir.

Güvensizlik duygusunun yoğun yaşanması bir ilişki için belkide en büyük depremlerden biridir. Çoğu zaman kalıcı hasarlar bırakır. Güven bağını temelinden sarsar. Üstelik kimi zaman güvensizliğe sebep sadece algılanan bir tehdit de değildir. Bazı kişiler çabuk güvenme ya da insanlara güvenememe gibi sağlıksız güven bağı oluştururlar. Sağlıklı güven duygusu oluşturabilme becerisi erken çocukluk döneminde anne-baba ile çocuğun kurduğu ilişki ile başlar ve gelişir. Çocuğun ailede gördüğü kabul, ahlaki ve toplumsal değerler, çocuğa duyulan güven yetişkinlikte o kişiye çevre ile dengeli ilişkiler kurabilme becerisi kazandırdığı gibi özgüven gelişimini destekleyerek kendine güvenli birey olmasını da sağlar.

İlişkilerde eşe güven duygusundan mahrumiyet aslında kişinin kendi yaşadığı güven eksikliğini ve bunun yarattığı olumsuz duyguları karşısındaki kişiye yansıtmasıdır. Bu tip ilişkilerde işlevini kaybeden ve zarar veren bir kıskançlığın ön plana çıkmasına neden olur. Bu kişiler sıklıkla eşlerinin kendilerinin istediği ve onayladığı gibi davranmasını, giyinmesini, bir yere giderken ondan izin almasını, sosyal çevre oluşturmamasını, sosyal medya hesaplarını kontrol edebilmeyi ya da ortak hesap oluşturma gibi isteklerle partneri kontrol altında tutmaya çalışır. Bu noktadan bakıldığında güvensizlik ve kıskançlık arasında benzerlik var gibi gözükse de aslında ince bir çizgi ile birbirinden ayrılır. Güvensizlik kıskançlığın dozunun artmasını sağlayan bir etkendir ve sağlıklı ilişkilerin temelinde dozunda kıskançlık ve eşe güven duygusu bulunmaktadır. Güvensizlikle beraber Kıskançlığın dozu arttıkça buna paralel terkedilme, sevgiden yoksun kalma kaygısı da artar. Bu döngü ilk başlarda ilişkideki bağı güçlendirir gibi gözükse de uzun vadede kıskanan taraf kontrolü daha fazla elinde tutmaya çalışacak, kıskanılan tarafta bireyselliğine aşırı müdahale edildiğini düşünecek bu sebeple hem bireysel anlamda iki tarafa zarar verecek hem de ilişkinin temelini sarsacaktır.

Kıskanan aşık seviyordur, seven insan kıskanır gibi söylemlerin aksine kıskançlık sevginin göstergesi değildir. Aşırı sahiplenmenin, dozu artmış kıskançlığın sevgi ile çok da ilgisi yoktur. Kıskançlık insanın doğasından mı gelir yoksa öğrenilmiş midir tartışıladursun, mevcut literatür bilgisiyle kıskanç kişiler için şöyle bir değerlendirme yapılabilir; kıskanç kişilerin sevilmeye karşı aşırı ihtiyaçları vardır ve yaşadıkları güvensizlik ve yetersizlik duygularıyla baş edemedikleri için eşlerine karşı kısıtlayıcı, zaman zaman da engelleyici yaklaşmaktadırlar. Eşin telefonunu, maillerini, özel eşyalarını karıştırma, takip etme, davranışlarını sorgulama gibi kontrol sağlamaya yönelik davranışlar gözlenmektedir.

Kıskançlık evrensel bir kavramdır ve temel duygulardan farklı olarak kompleks bir duygudur. Öfke, kaygı, üzüntü gibi duygularla birlikte deneyimlenebilir. Kıskançlığa eşlik eden diğer duygusal deneyimlere korku, şüphe, reddedilme, düşmanlık, acı, mutsuzluk da eklenebilir. Yapılan araştırmalar tüm toplumlarda ve kültürlerde, her iki cinsiyette de kıskançlık derecesi açısından çok büyük farklar bulunmadığını göstermektedir. Ancak kadınlar ve erkekler derecesi benzer olsada kıskançlığı farklı ifade ederler. Özellikle türk toplumunda kadınlar genellikle kıskançlıklarıyla daha yapıcı, kendi hak ve isteklerinden fedakarlıkta bulunarak baş etmeye çalışırken, erkeklerin tehdit ve kaba kuvvetle baş etmeye çalıştığı görülmektedir.

GÜVENSİZLİK VE KISKANÇLIKLA MÜCADELE ETMEK İÇİN NELER YAPILABİLİR?

* Zayıf yanlarınıza yoğunlaşmak yerine ilişkinin güçlü taraflarına yoğunlaşmaya çalışın,

* İlişkinizin enerji kaynaklarını gözden geçirin,

* Güven bağını güçlendirmenin ilk yolu iletişimin açık olmasıdır. Bu nedenle eşinize beklentilerinizi, fikirlerinizi, rahatsızlık duyduğunuz durum, olay ve davranışları açık ve net bir şekilde ifade edin,

* Özellikle kıskançlığın yoğun yaşandığı durumlarda dolaylı, imalı, kinayeli konuşmalardan uzak durmaya çalışın,

* Kıskançlık durumlarında sık sık yaşanan eşi tehdit etmenin, sınırlamalar getirmenin ya da aşırı müdahaleci bir yaklaşım sergilemenin kısa vadede sizi rahatlatıcı etkisi olsa da uzun vadede aranıza mesafe koyacağından bu gibi tutumlardan kaçının,

* Sadece eşinize bağımlı yaşamayın. Onun dışında da hayatınız olsun, ailenizle, arkadaşlarınızla vakit geçirin,

* Hobileriniz, yapmaktan zevk alacağınız, sizi rahatlatan ve mutlu edecek uğraşlar edinin,

* Eşinizle kaliteli zaman geçirin.

Kıskançlığı ve güvensizliği yenmek zordur ve zaman gerektirir. Bu nedenle aceleci olmayın kendinize zaman verin. Baş edebilmenin yolu, bu duyguların altında yatan duygu ve düşüncelere ulaşmaktır. Kıskançlık duygusunun hissedildiği durumlarda akıldan geçen düşüncelerin fark etmesi, bu düşüncelerin gerçekçiliğinin sorgulanması, kişinin düşük özgüven ve yetersizlik gibi hisleri ve bunların altında yatan nedenler araştırılmalıdır. Bu nedenle baş edilemeyen ve hayatın birçok alanını olumsuz etkileyen kıskançlık durumunda bir uzmandan yardım almak oldukça faydalı olacaktır.

Haz 21

BABALAR GÜNÜNE ÖZEL…

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 1718

Babalar günü, değerli babalarımızın onuruna, onalara minnet ve teşekkürlerimizi sunmak adına kutladığımız bir gündür. İlk olarak 19 Haziran 1910 tarihinde kutlanan Babalar Günü bazı ülkelerde farklı tarihlerde kutlansa da dünya genelinde Haziran ayının üçüncü pazarında kutlanır. Takvim babalar gününü gösterince, bu haftaki yazı da tabi ki babalara özel oldu.

Bir babanın, bireyin hayatındaki yeri yadsınamaz elbette. Aile içinde baba, gücün ve otoritenin temsilcisidir, aynı zamanda aile fertlerinin koruyuculuğunu üstlenmiş konumdadır. Bu da her bireyin temel ihtiyaçlarından biri olan güven duygusu ile eşdeğerdir. Cinsiyet ayırt etmeksizin her çocuk üzerinde babanın sosyal, fiziksel ve duygusal etkileri vardır. Çocuğun bireyselleşebilmesi, sosyal uyum becerisi, akademik başarısı, sağlıklı cinsel kimlik oluşturabilmesi, diğer insanlarla sağlıklı ilişkiler kurabilmesi çocuğun baba ile olan ilişkisiyle doğru orantılıdır. Çocuğun babasıyla ilişkisinde sorun olması, baba yokluğu gibi durumlar çocuğun üzerinde farklı sonuçlar bırakabilmektedir. Baba ile sağlıksız iletişimi olan çocuklarda, özgüvenin sağlıklı gelişememesine bağlı ortaya çıkan çekingenlik ve saldırganlık gibi durumlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır.

Babalar kız çocukları için karşı cinsi anlama yetisinin ve ilişki kurma biçiminin ve buna bağlı olarak gelecekteki ilişkilerinin, erkek çocuklar içinse model olması sebebiyle gelecekte nasıl bir yetişkin olacağının belirleyicisidir. Yapılan araştırmalar baba ile sağlıklı ilişkiler kuran çocukların; duygusal açıdan dengeli, daha az öfkeli, sosyal uyumu yüksek olan, pozitif bakış açısını geliştiren, kendilerini ifade etme becerileri gelişmiş çocuklar olduğunu göstermektedir.

Çocuğunuzun sağlıklı gelişimi için bir baba olarak neler yapabilirsiniz?

* İlişkinizin korkuya dayalı olmamasına özen gösterin,

* Çocuğunuzla kaliteli zaman geçirin,

* Fiziksel ve duygusal şiddetten kaçının,

* Çocuğunuzun temel ihtiyaçları haricinde her istediğini anında yapmaya çalışmayın,

* Konuşurken ve dinlerken göz teması ve fiziksel temas kurmaya özen gösterin,

* Çocuğunuza yaşına uygun sorumluluklar verin,

* Çocuğunuza inatla söylediklerinizi yaptırmaya çalışmadan önce saygıyla dinleyin, anlamaya çalışın,

* Çocuğunuzun güçlü bulduğunuz yönlerini ona gösterin, cesaretlendirin.

Babalık aslında sanıldığı gibi bebek doğunca başlamaz. Annenin hamileliği ile başlayan ve hayat boyu devam eden bir süreçtir. Bu süreç içerisinde babaların üstlendiği görev ve sorumluluklar vardır. Daha önceki jenerasyonlara bakıldığında baba figürü herşeye karışmayan, ağır başlı, aracı olarak anneyi kullanan, sıklıkla korkulan bir karakterdi. Modernleşmenin etkisiyle evde kadın erkek rollerinin değişmesiyle paralel olarak baba figürüde değişmeye başladı. Günümüzde babaları çocukları ile baş başa vakit geçirirken, çocukların bakım ve ihtiyaçlarını karşılarken, çocuklarla sohbet ederken, çocuklara ders çalıştırırken, onları dinlerken ve oynarken sık sık görmekteyiz. Baba figürünün görev ve sorumlulukları döneme ve kişiye göre değişse de, babanın temsil ettiği güç ve güven gibi değerler değişmemektedir. Bir evde babanın yokluğu maddi ve manevi travmalar yaratabilmektedir. Bu nedenle çocuklarınızın ruhsal, zihinsel ve sosyal gelişiminde çok önemli bir yeriniz olduğunu unutmayınız.

Babalar Gününüz kutlu olsun…

Havaların ısınmasıyla beraber çevresel şartların çocukların sağlığı açısından daha uygun hale gelmesi sebebiyle sıklıkla ebeveynler tuvalet eğitimine yaz aylarında başlamayı tercih etmektedirler. Bahar dönemini geride bıraktığımız bu günlerde özellikle tuvalet eğitimine yeni başlayacak anneler bu dönemi nasıl atlatacakları ile ilgili endişeler yaşayabiliyorlar. Tuvalet eğitimi ile ilgili en önemli şey hem çocuğun hemde tuvalet eğitimini verecek kişinin bu sürece hazır olup olmadıklarıdır. Sağlıklı olan çocuk ve bakım veren kişinin uygun olduğu zaman tuvalet eğitimine başlanmasıdır. Bu dönem zor ve bolca sabır isteyen bir dönemdir. Bu çocuğun ilk temel eğitimidir. Tuvaletini yaparak ya da yapmayıp tutarak bedeni ve zihni arasındaki ilişkiyi kurduğu ve birşeyleri kontrol edebildiği ilk durumdur. Bu sebeple çocuklar için bu kontrolün sağlanması herzaman kolay olmamaktadır. Bu da bakım veren kişinin kararlı, anlayışlı, bol zamanı ve enerjisi olan biri olma gerekliliğini doğurmaktadır.

Tuvalet Eğitimi İçin En Uygun Dönemi Bulmak

Yapılan araştırmalar tuvalet eğitimi için en uygun zamanın 24. ve 36. aylar arasında olduğunu göstermektedir. Bazı çocuklar tuvalet eğitimine bu süreden daha erken hazır olabildiği gibi bazıları da daha geç hazır olabilirler ve 4-5 yaşına kadar sürebilir. Sağlıklı tuvalet eğitimi için çocuk kadar ebeveynlerin ya da bakım veren kişinin de bu sürece hazır olması gerekmektedir. Yanlış zamanda ve hazırlıksız başlamak çocuğun bu aşamayı sağlıklı atlatamamasına neden olur. Çocuğunuzun tuvalet eğitimine hazır olduğunun göstergeleri;

* Gün içinde sıklıkla kuru kalabilmesi,

* Çişi ve kakası geldiğinde söyleyebilmesi,

* Bezi kirlendiğinde rahatsızlık duyması,

* Kendi başına yürüyebilmesi,

* Yardımsız eğilip kalkabilmesi,

* Istek ve rahatsızlıklarını ifade edebilmesi,

* Kıyafetlerini kendi başına çıkarabilmesidir.

Çocuğun fiziksel ve zihinsel gelişimi bakımından tuvalet eğitimine hazır olmasının yanında çevresel faktörlerde göz önünde bulundurulmalı, ruhsal açıdan en rahat olduğu dönemde bu alışkanlık kazandırılmaya çalışılmalıdır. Taşınma, boşanma, kardeş doğumu gibi çocuğu etkileyebilecek olayların olduğu zamanlarda tuvalet eğitimi konusunda zorlayıcı ve ısrarcı olmak çocuğun ruhsal gelişimini olumsuz etkileyebilmektedir.

Tuvalet Eğitimi İçin En Uygun Yöntemler

Tuvalet eğitimine başlandığında yapılacak ilk şey bezi çıkarmak olmalıdır. Tuvalet eğitimine başladıktan sonra eğitim devam ederken hiçbir koşulda tekrar bez takılmamalıdır. Ilk çiş eğitimine başlanmalıdır. Kaka eğitimi gece tuvalet kontrolü çiş eğitiminden sonraki aşamalardır. Çiş eğitiminde, çocuğun gelişimine göre değişse de ortalama 2 saatte bir bakım veren kişi tarafından tuvalete kontrole götürülmesi, çiş konusunda baskı yapılmaması, tuvalette oturmanın eğlenceli hale getirilmesi tuvalet eğitimi için faydalı olacaktır. Çiş eğitimine sıklıkla lazımlıkla başlansa da kız çocuklarında ve kaka eğitiminde lazımlık sonraki zamanlarda kullanımı zorlaşmaktadır. Bu sebeple klozet adaptörleri daha kullanışlı olacaktır. Kreş de olsa ebeveyni ile gezmede de olsa nereye giderse gitsin tuvalet eğitiminin bulunduğu yerde de bezsiz bir şekilde devam ettirilmesi gerekmektedir.

Gece tuvalet eğitimi gündüz eğitimine göre daha uzun sürebilmekte ve 5 yaşı bulabilmektedir. Gece tuvalet kontrolünü sağlayabilmesi için gece yatarken bez bağlamamalı, uyuduktan 2 saat sonra seslenip tuvalet ihtiyacı olup olmadığı sorulmalı, gece sıvı alımı kontrol altına alınmalıdır. Islak kalmasını engellemek ve sağlığını korumak için yatağa koruyucu bez serilebilir. Gece alt ıslatmaları gündüz eğitiminden daha uzun sürmesi normaldir. Bu sebeple ebeveynler çocuklara baskı kurmamalı normal karşılamalıdır. Gece alt ıslatma çoğu zaman genetik olabilmektedir. Yakın akrabalarından böyle bir öykü alınıyorsa çocuğun gece kontrolünü geç sağlayacağı düşünülebilir ve çocuğa bu konuda baskı uygulamamak gerekir.

Kız çocuğunun annesi ile erkek çocuğun babası ile tuvalete gitmesini sağlamak, tuvaleti ve tuvaletteki objeleri pis diye tanıtmamak, temizlik yapılırken tuvaleti görmesi, tuvalette bulunması sifon ve peçetelerle oynamasına müsaade edilmesi tuvalet eğitimini kolaylaştıracak unsurlardır. Sık sık tuvaletinin olup olmadığını sormak çocuğun kendini baskı altında hissetmesine neden olur. Bu sebeple sormak yerine sık sık tuvalete kontrole götürülmesi daha doğru olacaktır. Sabah, akşam ve yatmadan önce tuvalete gitme alışkanlık haline getirmek önemlidir. Sabah uyanınca, akşam yatmadan önce tuvalete götürerek bu alışkanlığı kazandırabilirsiniz. Gündüz tuvalette çok uzun süre oturtmamak eğer yapmıyorsa gülümseyerek daha gelmemiş demek ve sonra tekrar gelmek üzerine konuşup tuvaletten çıkmak en doğru davranış olacaktır.

Tuvalet eğitiminde çocuğa bunun özel bir durum olmadığını hissettirmek, doğal süreçte uygulamak tuvalet eğitimini kolaylaştıracaktır. Tuvalete yaptığı zaman aferin, çok güzel yaptın gibi sözel övgüler çocuğun motivasyonunu arttıracağından ve davranışı pekiştireceğinden eğitimin önemli bir parçasıdır. Bununla beraber tuvalete yetişemediği altına kaçırdığı zamanlarda da aferin, yetişemesende tuvaletin geldiğinde hemen tuvalete geldin, yetişmek için çaba harcadın gibi olumlu sözler söylemek çocuğu cesaretlendirecektir. Ancak tuvaletini yapıyor diye sıklıkla alkışlamak, büyük ve maddi hediyeler vermek, çocukla tuvaletini yapması konusunda pazarlık yapmak doğru değildir. Çünkü tuvalet eğitimi doğal bir süreçtir, gelişimin bir parçasıdır ve ne anne ne de çocuk için bir başarı ya da başarısızlık değildir.

Tuvalet Eğitiminde Oluşabilecek Sorunlar

* Sıklıkla çocukların tuvalet eğitimini reddettiği görülebilmektedir. Böyle bir durumda sadece takvim yaşını baz almadan, çocuğun hazır olup olmadığının tekrar değerlendirilmesi gerekmektedir.

* Tuvalet eğitimi başarıyla sonuçlanmak üzereyken çocuklar aniden vazgeçebilirler. Böyle bir durumda doğru bir zaman mı ve çocuk hazır mı tekrar değerlendirilmesi faydalı olacaktır.

* Yanlış anne-baba tutumu da tuvalet eğitimi sırasında çocuğun özellikle kakasını uzun süreler tutmasına, söylememesine sebep olur. Tuvalet eğitiminin çoğunlukla anne ve çocuk arasında inatlaşma haline geldiği görülmektedir. Böyle durumlarda tuvalet eğitiminde kabızlık kontrolünün iyi yapılması, özellikle yemek yedikten yaklaşık 15 dk sonra bağırsak fonksiyonları harekete geçtiği için bu zaman aralıklarında tuvalete götürmek, tuvaletini yapmayı reddetme nedenini anlamaya yönelik girişimlerde bulunmak, inatlaşma sürüyorsa güç savaşına girmeden tuvalet eğitimine mola vermek en doğrusu olacaktır.

Tuvalet Eğitiminin Çocuğa Etkisi

Yapılan çalışmalar sonunda karakter gelişiminde tuvalet eğitiminin önemli bir yeri olduğu görüşü kabul görmektedir. Özellikle alışkanlık kazandırılırken çocuklara uygulanan yanlış tutumlar, çocuğun kişiliğini direkt olarak etkilemektedir. Tuvalet eğitiminde yanlış tutum olarak değerlendirilen ve sıklıkla ailelerin farkında olmadan yaptıkları şeyler; çocuk hazır olmadan tuvalet eğitimine başlamak, zorlamak, ısrar etmek, çok uzun süre lazımlıkta ya da tuvalette oturtmak, başka çocuklarla kıyaslama yapmak, tuvaletini kaçırdığında ya da yapmadığında cezalandırmak gibi davranışlarla açıklanabilir. Tuvalet eğitimi çoğu zaman anneler ve çocuk arasında zaferin bazen anne bazen de çocuk tarafından kazanıldığı bir savaş başlatmaktadır. Bu da çocukta zaman içerisinde suçluluk duygusunu geliştirmekte, özgüven gelişimini olumsuz etkilemektedir. Sıklıkla çocuklarda hırçınlık, inatlaşma,uyum problemleri gibi davranış sorunlarına neden olduğu gözlenmektedir. Olumsuz tutumlar İleriki dönemde bireyde, pasif biri olma, aşırı düzenli olma, mükemmeliyetçilik, cimrilik, inatçılık gibi durumlara yol açabilmekte, cinsel işlev bozukluğu riskini arttırmakta, özellikle kirlenince cezalandırılan, pis olmakla suçlanan çocuklarda ise takıntı ve zorlantı dediğimiz obsesyon ve kompulsiyon gibi durumlara sebep olabilmektedir.

Eğer tuvalet eğitimini başarıyla tamamlamak istiyorsanız ya da tuvalet eğitimi sırasında sorun yaşıyor ve bu aşamayı sağlıklı atlatamıyorsanız, çocuğunuzla aranızda inatlaşmalar sürüyorsa bir uzmandan yardım almanız faydalı olacaktır.

Alışverişkoliklik diye de bilinen Alışveriş bağımlılığından, online alışverişin de sıkça kullanıldığı günümüzde oldukça fazla bahsedilmektedir. Alışveriş merkezlerinin artması, online alışveriş siteleri, kampanya haftaları alışveriş yapma sıklığını arttırmaktadır. Ancak alışveriş bağımlılığı, çok fazla ve sık alışveriş yapmak demek değildir. Alışveriş yapmayı seven bir kişi ile arasındaki fark bağımlı olan kişi herhangi bir aktivite yapmak, sosyal etkinliklerde bulunmak yerine alışveriş yapmayı tercih eder. Bütçesini planlamakta zorlandığı için harcamaları ile ilgili sıkıntı yaşar ve çoğu zaman aldıklarını kullanmaz. İhtiyacı olmadığı halde, aldığını kullanma ihtimali olmayan şeyleri bile alma ve alım sonrası rahatlama bağımlılığın belirleyici özelliklerindendir.

Alışveriş Bağımlılığı olan bir kişinin tipik özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz;

* Alışveriş yaparken kendini durdurmakta zorlanma

* Planladığından daha fazla satın alma

* Yaşam sorunlarını kaldırmak çok güç olduğu zamanlarda para harcamak için güçlü bir istek duyma

* Ihtiyaç olmadığı halde birşeyler satın alma

* Kendisini iyi hissetmediği zamanlarda para harcamak birşeyler satın almak isteme

* Aşırı para harcadıktan sonra pişman olma

* Yakınların harcamalar nedeniyle endişelenmesi

Alışveriş bağımlılığı çoğunlukla depresyon, kaygı bozuklukları ya da bastırılmış öfke ve saldırganlık duyguları ile ortaya çıkmaktadır. Birey kendini huzursuz ve rahatsız eden ruhsal gerilimden kurtulmak için satın alma davranışını gösterir. Örneğin; çok yoğun bir stres altında bu duyguya maruz kalmak ve sorunu çözmek yerine haz alabileceği bu stresten kurtulabilceği alışveriş davranışına yönelir. Bir süre sonra birey, rahatlama adına işe yarıyor olarak bu tekniği seçtiğinde ve devamlılığı sağlandığında aynı davranışı sürdürme ihtimali artar. Alışveriş dürtüsünü kontrol edememeye başlar. Satın almanın aynı zamanda hayatın diğer alanlarında hissedemediğimiz güç hissi ile de ilişkisi bulunmaktadır. Kişi, para harcadığında, birşeyler satın aldığında kendini güçlü hissedebilmekte ve bu duygusal ihtiyacı giderebilmek adına sıklıkla satın alma davranışını göstermektedir. Özellikle online alışveriş yapma imkanı bu güç hissini ve rahatlamayı daha kolay ve daha çabuk erişilebilir kılmaktadır. Ancak bu davranış sonrası kendini kontrol edememe ve artan finansal borç kişiye kendini kötü hissettirmekte ancak döngüsel biçimde bunu sürdürmektedir.

Halk arasında bu hastalığın kadınlarda görüldüğüne dair gelişmiş bir inanç olsa da, erkeklerde görülme oranı oldukça yüksektir. Kadınlarda daha çok giysi, çanta, takı, parfüm alımı görülmekte erkeklerde ise elektronik eşya, saat, gözlük, araba alımı görülmektedir.

Alışveriş bağımlılığı diğer bağımlılıklardan çok da farklı değildir. Alkol ve madde bağımlılığında görüldüğü gibi bir süre sonra tolerans gelişir ve kişi rahatlamak için giderek daha fazla şey satın almak ister. Aile üyeleri ve arkadaşlar tarafından farkedilmeye başlamasıyla çoğunlukla satın aldığı şeyi gizlerler. Dolapları genelde etiketli kıyafetlerle doludur. Genelde pahalı şeylerden çok, ucuz ve çok sayıda eşya alırlar.

Alışveriş Bağımlılığının tedavisi, bağımlılıkların temel tedavisinden farklı değildir. Duydudurumunu düzenlemeye yönelik ilaç tedavisi faydalı olabilmektedir. Bunun yanı sıra psikoterapi de alışveriş bağımlılığında başarılı sonuçlar ortaya koymaktadır. Psikoterapide dürtüsel davranışlarını denetlemeye yönelik tekniklerin öğrenilmesi açısından alışveriş davranışına neden olan faktörlere ve harcamayı kontrol etmek için faydalı olacak yöntemlere odaklanan, bilişsel davranışçı terapi sıklıkla uygulanmaktadır. Farkındalık, karar verme, eyleme geçme, idame ettirme gibi konularda eğitimin yanı sıra sosyal beceri kazandırmak ve mevcut becerilerin işlevselliğini arttırmak tedavi sürecinde faydalı olmaktadır.

Alışveriş Bağımlılarına öneriler;

* Nakit ödeme yapmaya çalışın,

* Acil durumlar için bir adet kartınız bulunsun ancak alışverişe çıkarken yanınıza almayın,

* Alışveriş öncesi bir ihtiyaçlar listesi hazırlayın ve bu listeye sadık kalın,

* Mağazalara katalog siparişi vermeyin,

* Alışveriş yapma dürtüsü geldiğinde bir yürüyüş veya egzersiz yapın,

* İnternette alışveriş sitelerine girmeyin,

* Alışverişe bir süre yalnız çıkmamaya çalışın.

Eğer alışveriş dürtülerinizle baş etmekte zorlanıyorsanız mutlaka bir uzmandan yardım almalısınız.

Sosyal Anksiyete Bozukluğu da denilen Sosyal Fobi, diğer insanlar tarafından gözlemlenebileceği durumlarda o kişinin yoğun kaygı duymasıdır. Aslında incelenme korkusu tüm kültürlerde ve tüm canlı türünde mevcut bir duygudur. Hatta zaman zaman eylemi daha iyi gerçekleştirmek üzere bizi cesaretlendiren de bu korku olur. Ancak sosyal fobide kişi aşağılanacağı, utanç duyacağı ya da gülünç duruma düşecek biçimde davranmaktan yoğun bir şekilde korkar, bu duyguyu yaşadığı ortamlardan mümkün olduğunca kaçar ve bu durum bireyin yaşamının birçok alanını olumsuz etkiler.

Kendinizi test etmek için aşağıdaki örneklere göz atabilirsiniz;

> Diğer insanlarında bulunduğu kalabalık ortamlarda korku duyuyor musunuz?

> İnsanların önünde konuşmaktan rahatsızlık duyuyor mümkün olduğunca kaçıyor musunuz?

> Korkunuzun aşırı ve anlamsız olduğunu bildiğiniz halde kendinize engel olamıyor musunuz?

> Karşı cinsle iletişimi başlatmakta ve sürdürmekte zorlanıyor musunuz?

> Sosyal ortamlarda yaşadığınız kaygı zaman zaman panik atağı şeklinde mi oluyor?

> Çok iyi tanımadığınız birinin gözlerine doğrudan bakmaktan rahatsızlık mı duyuyorsunuz?

> Herkese açık alanlarda telefon kullanmak, tuvaleti kullanmak ve bir şeyler yemek gibi faaliyetlerde yoğun kaygı yaşıyor musunuz?

> Bu kaygı mesleki, aile ve sosyal hayatınızı etkilemeye mi başladı?

Bu örnekler size çok tanıdık geliyorsa yaşadığınız durum utangaçlık ya da çekingenlikten öte Sosyal Fobi olabilir.

Sosyal Fobinin kaynağında aslında başkaları üzerinde olumlu bir izlenim yaratma isteğine karşın bunun sağlanabileceği konusunda kişinin kendine yönelik yaşadığı güvensizlik vardır. Korkulan sosyal durum ile yüzleşince birey bunu bir tehdit olarak algılar, beceriksiz ve kabul görmeyecek şekilde davranacakları tehlikesi ile karşı karşıya olduklarına ve bu davranışının reddedilme, değer ve sosyal mevki kaybına neden olacak bir felaketle sonuçlanacağına inanırlar. Böyle bir tehdit algılandığında kişide bedensel ve davranışsal bir takım belirtiler gözlemlenir. Kişi bu rahatsız edici belirtilere odaklanır ve dikkatini özellikle olumsuz durumlara yoğunlaştırır bu da mevcut kaygısını daha da arttırır.

Rahatsız edici belirtileri duygusal, fiziksel ve davranışsal olmak üzere 3 farklı şekilde gözlemleyebiliriz.

Duygusal belirtiler, yaşanan kaygı duygusu, diğer insanların bu kaygıyı fark edecekleri korkusu, sosyal bir faaliyet öncesi uzun dönem yaşanan endişe şeklinde tanımlayabiliriz. Fiziksel belirtiler, yüzde kızarma, nefes darlığı, mide bulantısı, sesin titremesi, ellerde titreme, göğüste gerginlik zaman zaman ağrı, terleme, baş dönmesi, bayılma şeklinde gözlemlenebilir bedensel reaksiyonlardır. Davranışsal belirtiler ise faaliyetleri kısıtlamak, sessiz kalmak konuşmamak, rahatlamak adına sosyal ortamlara girmeden önce alkol kullanımı, bir misafirliğe ya da davet katılırken gitmek zorundaysa yanında mutlaka birini götürme şeklindedir. Genellikle bu tür ortamlara girmemeyi kaçınmayı tercih ederler.

Sosyal fobi kadınlarda erkeklerden daha sık görülmektedir. Araştırmalara göre çocukluk yaşlarında itibaren başladığı, ergenlikte ise yoğunlaştığı ve ortaya çıktığı görülmektedir.

Sosyal fobisi olan kişiler başkalarının düşüncelerini çok önemserler. Diğerlerinin kendisi hakkında olumsuz düşünceler içinde olduklarını, ona güldüklerini, onun hakkında konuştuklarını düşünürler, her konuşmasında ve yaptığı her harekette rezil olacağını zanneder. Hiçbir şeyi beceremeyecekmiş gibi düşünürler. Bu nedenle var olan potansiyellerini göstermek istemezler. Bu kişiler sıklıkla işe geç kalırlar, okullarını yarım bırakma eğilimindedirler, sıklıkla iş değiştirirler, kalabalıkta en köşede tek başlarına durmayı tercih ederler, çoğunlukla evde yalnız kalmaya çalışırlar, madde ve alkol kullanımına yatkındırlar, az konuşur, telefonlara bakmaktan hoşlanmaz, misafirliğe gitmez ve misafir ağırlamaktan rahatsızlık duyarlar.

Sosyal fobinin nedenleri araştırıldığında birçok sebep karşımıza çıkmaktadır. Araştırmalar çok düşük de olsa genetik yatkınlığın olabileceğini göstermektedir. Yani eğer ebeveynlerinizin birinde sosyal anksiyete bozukluğu var ise sizde de görülme ihtimali diğer bireylere kıyasla daha fazladır. Diğer bir sebep ise erken çocukluk dönemindeki anne baba tutumlarıdır. Bireyin anne ve babası aşırı korumacı ya da katı ebeveyn tutumu sergiliyorsa çocukta sosyal fobinin oluşmasına sebep olabilir. Sosyal fobinin oluşumunda rol oynayabilecek diğer etken ise yaşanan olumsuz deneyimlerdir. Çocukluk döneminde kişinin okulda ya da başka bir sosyal alanda aşağılandığı, utandırıldığı bir olay yaşaması ileride sosyal fobi olma olasılığını arttırabilmektedir.

Sosyal Anksiyete Bozukluğu tedavisi olan bir rahatsızlıktır. Başka bir psikiyatrik bozukluk eşlik etmiyorsa ilaç tedavisi ve psikoterapi uygulanır. Bireyin durumuna göre bazen tek başına psikoterapi, bazen ilaç tedavisi uygulansa da genelde her ikisinin beraber uygulanmasında başarı daha yüksektir. En iyi tedavi yaklaşımı kişiden kişiye değişir. En sık uygulanan terapi Bilişsel ve Davranışçı Terapidir. Bilişsel terapide kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır. Davranışsal terapide ise model olma, kaçındığı durumların üstüne gitme, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi gibi uygulamaya yönelik yöntemler vardır. Ayrıca Sosyal Anksiyete Bozukluğu çalışmalarında grup terapisi de sıklıkla uygulanmaktadır.

May 09

Anne Olmak…

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 1577

Anne olmak bir çok anlam içerir. Içerdiği bu anlamlarla beraber çok farklı bir statüdür. Tarih boyunca da dünya üzerinde tüm kültürlerde ve dinlerde annelere ayrı bir değer atfedilmiştir. Hatta bu değeri nesilden nesile aktarılan ‘Cennet anaların ayaklarının altındadır’ gibi sözlerle topluma yaymışlardır.
Zaman içerisinde toplumlarda kültürler, kültürel değerler değişse de annenin değeri ve anlamı değişmemektedir. Kadının modernleşme sürecindeki gelişimiyle beraber günümüzde anneler zaman zaman modern roller ve geleneksel roller arasında rol karmaşası yaşamaktadır. Geleneksel rollerin sürdürülmesi anneleri çoğu zaman sıkıntıya sokabiliyor. Hayatın yükünü sırtlayıp herşeye yatişmeye çalışıyor. Eğitim seviyesi artsa da, kadınlar çalışmaya hayatında aktif rol oynasa da eve gelip yemek yapmak, ödevleri denetlemek, veli toplantılarına katılmak, temizlik yapmak, yatakları hazırlamak, bulaşıkları yıkamak, yatmadan önce diğer aile üyelerinin yapılması gereken işlerini kontrol etmek annelerin sorumluluğunda. Bu sorumlulukları yerine getirmek adına çoğu zaman keyif alacağı şeylerden kaçınır, nefes alabileceği aktiviteleri es geçer. Bir anneye nasıl olduğunu sorsanız alacağının cevap %99,9 çok meşgulüm olacaktır. Bu cevap birçok kişide herşeyin yolunda gittiği izlenimi yaratabilir. Ancak unutulmamalıdır ki meşguliyetler bizi mutlu yapmaz. Bir kadının annelik meşguliyeti enstrümansal bir akış içindedir. Bu nedenle ortaya düzgün bir beste çıkartmak istiyorsak tüm enstrümanların ahenk içinde olması gerekir. Vurmalı çalıgıların yoğun olduğu bir dinletide yaylı çalgılar kendi sesini duyuramaz. Annelerin de aynı bu şekilde tek bir rolle yoğun meşguliyeti diğer roller ile sağlıklı bir denge oluşturamamasına sebep olur. Yapılan araştırmalar annelik rolüne ağırlık veren , birey olma rolünü, eş olma rolünü geri plana bırakan annelerin diğer annelere göre daha fazla gerginlik hissetmekte, daha fazla çatışmalar yaşamakta, kendini yetersiz ve güçsüz hissetmekte, olumsuz duygu durumlarını daha fazla yaşadığını göstermektedir. Bu nedenle zamanı iyi yönetmek önemli bir gerekliliktir. Kendinize zaman ayırmayı es geçmemeniz faydalı olacaktır. Annenin birey olarak ‘iyi’ olması kendine yetebilmesi diğer aile üyeleri açısından da sağlıklıdır. Psikolojide hemen hemen her sorunun altında anneyle olan ilişkinin detayları yer almaktadır. Anne ile aramızdaki bağ karakterimizin yapı taşlarını oluşturur. Bu nedenle annelerin bireysel mutluluklarına ve kişisel gelişimlerine önem vermeleri indirekt olarak daha refah bir toplumu da beraberinde getirecektir. Sağlıklı nesiller için anneler büyük sorumluluk üstlenirler. Unutmamak gerekir ki sizin mutluluğunuz önemlidir ve bu sizi daha iyi bir ebeveyn yapar.
Anneler bizim ilk rehberlerimizdir, yolumuzu aydınlatanlardır onlar olmadan eksik kalırız, İyi ki varsınız Anneler Gününüz Kutlu Olsun…

Nis 09

Açlığın Psikolojisi

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 2572

– Yemek yerken kendinizi kontrol edemediğinizi mi hissediyorsunuz?
– Günün büyük bir kısmında yemekle ilgili şeyler mi düşünüyorsunuz?
– Gizli gizli mi yersiniz?
– Kendinizi rahatsız hissedene kadar mı yersiniz?
– Sıklıkla endişeden, stresten kaçmak ve rahat hissetmek için mi yersiniz?
– Yemekten sonra pişmanlık ve suçluluk mu hissediyorsunuz?
– Yeme davranışını durdurmak isteseniz bile yapamıyor musunuz?

Öyleyse sizde de Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olabilir…

Yemek yemek fizyolojik bir ihtiyaçtır. Günlük enerji tüketimine, yaşa, faaliyete ve bünyeye göre fizyolojik açlık süresi ve şiddeti kişiler arası farklılık gösterir. Acıkırız, yemek yeriz, doyarız, bir süre sonra gene acıkırız. Bazı kişiler için bu döngü daha farklı işleyebiliyor. Yani fizyolojik olarak acıkmasa da kendini aç hissedebiliyor ya da aç olmasa bile yemek yemek isteyebiliyor ve karşı koyamıyor. Kişinin yemek yeme davranışı üzerinde kendini kontrol edememesi ve dürtüsel yemek yemesi, Yeme Bozuklukları tanı grubu altında, Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olarak adlandırılmaktadır.

Normal açlık, kişinin yemek yemesinden ortalama 3 – 4 saat sonra fizyolojik olarak hissettiği açlıktır. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olan kişiler dürtülerine hakim olamadan aşırı yerler ve genelde gerçek fizyolojik açlığı hissetmezler. Çünkü zaten aralarda kaçamaklar yapmışlardır. Yoğun olarak yaşanan stres, öfke, üzüntü gibi duygular hissttiklerinde yemek yeme davranışı haz verdiğinden bu duyguları bastırmaya çalışır, duygusal açlığı yemek yiyerek tolere etmeye çalışırlar. Özetle dürtüsel yeme davranışı birçok kişi için hissetmek istemediği bir duygudan kaçmak için kullanılan bir başa çıkma mekanizmasıdır.

Yemek yeme ve yediğimiz yiyeceklerle ilgili çeşitli çağrışımlar geliştiririz. Bunlar genellikle kişisel deneyimlerimize bağlıdır. Yani bu durum çoğunlukla öğrenilmiş bir davranıştır. Örneğin bir gün işten eve geldiğinizde yoğun stres altında oturmuş yemek yemiş ve kendinizi iyi hissetmişseniz, ertesi gün stres altında arayacağınız ilk şey yiyebileceğiniz bir şeyler olacaktır. Bu çağrışımlarda medyanında etkin bir rolü var. Özellikle çikolata ve dondurma reklamlarında yeme davranışı sonrasında kullanılan sözel uyaranlar ve verilen görsel mesajlar yeme davranışı sonrasında hissedilen olumlu duygulara yöneliktir, iyi hissetmek için yeme davranışına eğilim yaratır.

Araştırmalara bakıldığında dürtüsel yeme davranışının ortaya çıkmasında erken çocukluk dönemine dayalı bazı etkenlerin olduğu gözlemlenmektedir. Freud’un öncülük ettiği psikanalitik kurama göre dürtüsel bir şekilde aşırı yemek yemek davranışı oral fiksasyona yani psikoseksüel gelişim evrelerinden ilk aşama olan oral evrede takılıp kalmaya bağlı gelişebilir. 0 – 1 yaş arası dönemi kapsayan oral dönemde,bebeğin haz kaynağı ağızdır. Bu nedenle bebekler herşeyi ağızlarına alarak tanımaya çalışırlar. Haz aldıkça, özellikle anne memesini emdikçe doyuma ulaşırlar. Yeterli doyuma ulaşamayan veya aşırı doyuma ulaşan bebeklerde oral evreyi sağlıklı tamamlayamaz ve saplanıp kalırlar. Bu da gelecekte hazzın ağız bölgesinde kalmasına buna bağlı olarak da oburluk, sigara tiryakiliği gibi davranışların ortaya çıkmasına sebep olur.

Dürtüsel yeme davranışının görüldüğü kişilerle ilgili yapılan araştırma sonuçları, bazı risk gruplarının olduğunu göstermektedir. Örneğin, diğer insanlara oranla mükemmeliyetçi kişilerde, travmatik bir olaya bağlı benlik saygısı azalan kişilerde, cinsellikten kaçınma eğilimi olan kişilerde, obsesif-kompulsif bozukluğu olan kişilerde, özgüveni düşük çekingen kişilerde dürtüsel yeme davranışı daha çok ortaya çıkmaktadır.

Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu’nun bazı belirtileri vardır. Bunlar;
– Kişinin kendini kontrol edememesi ve aşırı yeme atakları,
– 6 aydır devam eden, haftada en az 2 kez aşırı yeme atakları,
– Yemek yedikten sonra kişinin yoğun pişmanlık ve suçluluk hissetmesi,
– Bedensel görünüşüne çok önem verme,
– Başkalarının yanında az yeme, yalnız olduğunda aşırı yeme,
– Hızlı ve büyük miktarlarla yemek,
– Genelde gizli yapıldığından yiyeceklerin gizli ve yığınla stoklanması,
– Ana öğünler başta olmak üzere yemek saatlerinin planlı olmaması,
– Yemek yeme, zayıflık, şişmanlık ve kilo ile ilgili yoğun zihinsel meşguliyet,
– Değişken ruh halidir.

Kontrol edilemeyen yemek yeme davranışı sonrasında sıklıkla kişiler yoğun pişmanlık ve suçluluk duygusu yaşarlar. Sağlıksız diyetlere başvurur, kendilerini aç bırakırlar, buna bağlı kandaki şeker oranı değişir, açlık daha şiddetli hissedilir ve kontrolsüz yemek yeme davranışı tekrar ortaya çıkar. Sonuç olarak birey kendisinin başarısız olduğunu düşünür, kiloya bağlı bedendeki fizyolojik değişim özgüven ve benlik saygısını azaltır. Bunların yanı sıra bireylerde depresyon, panik bozukluk, kaygı bozukluğu, konsantrasyon bozuklukları sıklıkla gözlemlenir.
Eğer benzer durumlar yaşıyorsanız, ilk etapta kendinizi izlemeniz, hangi olaylar sizde yeme davranışına sebep oluyor takip edip, tetikleyicileri bulmanız sonrasında ise problem çözme becerilerinizi arttırmak, düşünce-duygu-davranış arasındaki bağlantıları anlamak ve dürtüleri kontrol edebilmek adına bir uzmandan yardım almanız sizin için faydalı olacaktır.

Mar 30

Bahar Yorgunluğuna Dikkat

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 1488

Halk arasında Bahar Yorgunluğu olarak adlandırılan Bahar Yorgunluğu Sendromu; daha önce ciddi bir rahatsızlığı olmayan birinin baharın gelmesiyle birlikte işlevselliğini kaybetmese de yoğun halsizlik, isteksizlik ve yorgunluk gibi depresif duygudurumunun ortaya çıkması, uyku düzeninde bozulma, iştahda azalma, baş, eklem ve kas ağrıları ve dikkatsizlik şeklinde kendini gösterebilmektedir.
Bahar Yorgunluğunun tek bir nedeni yoktur. Birçok etken vardır. Bunların en önemlileri hava değişimine bağlı havada bulunan iyon dengesindeki farklılaşma, havanın ısısındaki ani değişimler, havadaki elektrik yükünün değişmesi, havanın açılıp kapanmasıdır. Bahar aylarında iklim değişikliklerine vücudumuz kendini korumak ve uyum sağlamak için bazı hormonları daha fazla salgılar. İlk başta bazı hormonların fazla salgılanması sağlıklıdır ancak uzun sürdüğünde yorgunluk ve bitkinliğe neden olur. Hormonel değişiklik sebebiyle uyku düzensizliği, bağırsak düzensizliği ve özellikle bayanlarda adet düzensizliği gibi durumlar bahar yorgunluğu ile beraber sıkça görülmektedir. Bahar yorgunluğu genelde bir kaç hafta sürer ve kendiliğinden geçer.
Bahar yorgunluğu yaşayan kişiler çoğu zaman kendilerine depresyon tanısı koyarlar. Oysaki depresif duygudurum ile depresyon arasında fark vardır. Belirtiler benzese de depresyon, en az iki haftadan uzun süredir devam eden ve sıklıkla belirtilerin daha şiddetli yaşandığı bir rahatsızlıktır. Buna karşın depresyon da çoğu zaman erken dönemde bahar yorgunluğu gibi gözükebilir ve kişiler uzmana başvurma ihtiyacı hissetmeyebilirler. Aynı zamanda kansızlık, tiroit hastalığı, tansiyon, kalp ve damar rahatsızlıkları, alerjik durumlar, şeker hastalıkları ve romatizmal hastalıklarda aynı belirtiler ortaya çıkarmakta ve çoğu kez bahar yorgunluğu ile karıştırılmaktadır.
Yapılan araştırmalar bahar yorgunluğunun rezervlerin boşluğundan dolayı en sık orta yaşlarda görüldüğünü gösterse de diğer yaş gruplarıda risk taşımaktadırlar.
Bahar yorgunluğuna yakalanmamak ya da erken atlatabilmek için aşağıdaki öneriler faydalı olabilir;

UYKU DÜZENİNİZE DİKKAT EDİN
Bahar dönemlerinde uyku düzeni bozulma eğilimdedir. Çoğu zaman odanın ısısı ve kıyafet bile etkilidir. Bahar yorgunluğunda kişi normalden fazla uyumasına karşın hala yorgun uyanabilir. Burada önemli olan ihtiyacı olan uyku saatini karşılamasıdır. Eski düzeninde 6 saat uyku yeterli geliyorsa bu dönemde de 6 saatten fazla uyumamalıdır. Uyku için önceden havalandırılmış ve normal ısıda ve sessiz bir oda tercih edilebilir. Uyumadan önce ılık bir duş almak, yatağın maksimum rahatlığa getirilmesi, ılık bir süt içmek kaliteli uyku için faydalı olur.

BESLENMENİZE DİKKAT EDİN
Kışın ağır ve kilo aldırıcı besinlerin tüketimi daha fazla olur ve bahar aylarında kişiler hafif gıdalara yönelirler. Beslenme değişikliği de düzeninizi olumsuz etkileyebilir. Bahar aylarında tek tip beslenmemek, düzenli beslenmek özellikle kahvaltıları ihmal etmemek gerekir. Düzenli vitamin ihtiyacını karşılanması açısından meyve sebze sıkça tüketilmelidir. Aynı zamanda bahar aylarında demir eksikliğinin artması sebebiyle demir yönünden zengin olan et ve özellikle yeşil sebzelerin tüketiminin arttırılması yararlı olabilir. Gene bu dönemde Beyaz un yerine tahıllı gıdalar tercih edebilirsiniz.

KAFEİN VE ALKOL TÜKETİMİNE DİKKAT EDİN
Çeşitli kahve ve alkoller kısa sürede bahar yorgunluğu belirtilerinize iyi gelsede uzun vadede sürecin daha ağır geçmesine neden olur. Bu nedenle alkol ve kafein tüketiminizi sınırlandırmak bahar yorgunluğunu erken atlatmanıza yardımcı olabilir.

BOL BOL SU İÇİN
Hücrelerin yaşamsal faaliyetlerini ve vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesi vücuttaki su dengesinin korunması ile mümkündür. Vücutta biriken toksinleri atmak, vücudun ısı dengesini sağlamak için günde ortalama 2.5 lt su içmek yararlı olacaktır. Tercihen içtiğiniz suya limon koyabilirsiniz, böylece hem metabolizmanızı hızlandırabilir hem de C vitamini ihtiyacınızı kısmen karşılayabilirsiniz.

HAYATINIZA HAREKET KATIN
İki günde bir yapacağınız en az 15 dklık yürüyüşler size bu dönemde iyi gelecektir. Eğer mümkünse kendi kapasitenize göre ek egzersizlerde( bisiklet, yüzme, pilates, fitness vb.) yapabilirsiniz. Sabah saatlerinde yapılan egzersizler ihtiyacınız olan gün ışığınıda almanıza yardımcı olur. Bu nedenle egzersizleri gün içinde yapmaya çalışınız.

İŞ YERİNDE ÇALIŞMA – DİNLENME ARALIKLARINIZI DÜZENLEYİN
Kendinize mutlaka dinlenme aralıkları düzenlemeli ve mümkünse bu aralıklarda temiz hava alabilir, çalışma ortamını havalandırabilirsiniz. Öğle yemeklerini dışarıda yemek ya da yemekten sonra kısa süreli de olsa dışarı çıkıp gün ışığından faydalanmak bu dönemde size iyi gelecektir.

Eğer bahar yorgunluğunun belirtilerini uzun süreli, ciddi ve ilerleyici bir şekilde yaşıyorsanız, önemli bir bedensel veya ruhsal problemin olabileceğini unutmamalı ve bir uzmana başvurmalısınız.