KONUŞMA BOZUKLUKLARI:
Her çocuğun bireysel ve farklı olduğu kabul edilerek, genel olarak ilk kelimelerin söylenmesi ve konuşma becerisinin tamamlanması 2-2,5 yaş civarıdır. 3 yaşında bir çocuk genel olarak 3 kelimelik cümleler kurabilir. Konuşma bozuklukları kapsamına konuşmanın gecikmesi, harflerin doğru telaffuz edilememesi ve kekemelik girer. Hepsi de 2 yaş ve sonrası çocuklarda dikkatle takip edilmesi ve ihmal edilmemesi gereken konulardır.

Kekemelik:
Ses, hece ve sözcüklerin tekrarı, uzatılması ya da konuşmanın akışını kesen duraklamalar şeklinde kendisini gösteren bir konuşma bozukluğudur. Bozukluğun şiddeti kişinin içinde bulunduğu duruma göre değişir. Psikolojik streslerin yoğun olduğu durumlarda artar(sınav, çekinilen kişilerle konuşma zorunluluğu, korku, endişe duyguları yaratan ortamlar). Konuşma çok yavaş veya çok hızlı olabilir. Genellikle şarkı söyler, şiir okurken kekeleme olmaz. (Öztürk, M.Orhan; Ruh Sağlığı ve Bozuklukları – Ankara 2001, 8. Basım) Kekemeliğin oluşma sebebi tam olarak bilinememekle baraber kekeme bir aile üyesi olan çocuklarda daha sık görülebilmektedir. Bunu sebebi sadece genetik yatkınlık değil aynı zamanda model alarak öğrenme davranışıdır. Konuşma becerisinin kazanıldığı 2-5 yaşları arasında kekemelik veya konuşma akışında bozukluk ortaya çıkabilir. Bu yaşlarda uyaran fazla olduğundan, öğrenme yüksek seviyede gerçekleştiğinden, düşünce akışı çok fazladır. Ve dil becerisinin bu yoğun düşünme yetisine yetişememesi sonucu kekemelik ortaya çıkar. Fiziksel olarak dil kısalığı gibi bir durum yoksa, kekemeliğin başgöstermesiyle kendini ifade edememe ve sosyal kaygı yaşayan çocukta kaygı kekemeliği arttırır. Aile ve çevrelerinin tutumu çocuğun sosyal durumu, benlik algısı gelişimi ve tedavisi için çok önemlidir. Aileler çocuğun sözünü kesmeden, tamamlamadan, sabırla sözünün bitmesini beklemeli, konuşmasından ötürü kaygılandığını belli etmemeli, uyarmamalıdırlar. Kekemeliklerin yaklaşık %80’i düzelir, bunların %60’ı kendiliğinden olur. Doğru davranım ve tedaviye yardım ile kekemelik ortadan kaldırılabilir.

TIRNAK YEME:
3 yaştan önce pek rastlanmayan fakat yaygınlığı gün geçtikçe artan bir davranış bozukluğudur. Tırnak yeme genellikle boş kaldığında, dalgınken, birşey izlerken ya da kaygılanılan durumlarda ortaya çıkar. Bu davranışın temelinde ise büyük oranda, endişe, korku, gerilim, kaygı, üzüntü, güvensizlik ya da aile içinde veya sosyal iletişim kurma sıkıntıları yatıyordur. Çocuğun ifade edemediği duygularını dışa vurma yöntemidir. Tırnak yeme davranışında asıl tedavi buna neden olan durumun ortadan kaldırılmasıdır. Sebep incelenmeli ve ona göre bir yol çizilmelidir. Bu davranışa karşı aşırı endişeli ya da kızgın yaklaşmamalı; tırnağını yediği fark edildiğinde uyarmamalı, onun yerine ağzını oyalayacak (sakız çiğneme, meyve, çerez verme) ya da dikkat dağıtma yöntemi ile elini meşgul etme yöntemi seçilmelidir.

PARMAK EMME:
Çoğunlukla ilk diş çıkarma döneminden başlayarak yaşamın ilk aylarından itibaren gözükebilen bir davranıştır. Çocuğun psikolojisin ve ağız sağlığını da etkiler. Devam eden ve genele yayılan parmak emme davranışının altında; erken meme, biberon ya da emzikten kesme, duygusal olarak yetersiz beslenme, ilgi ve sevgi eksikliği yatıyor olabilir. Uykuya geçme zamanında artış göstereblir. Tıpkı tırnak yeme davranışında olduğu gibi; davranışın yapılmaması konusunda uyarmamak, kızmamak, utandırmamak ve korkutmamak gerekir. Uykuya geçiş esnasında emziğin ağzından erken alınmaması, yumuşak dokunuşlarla uykuya dalmasının kolaylaştırılması, masal anlatarak uyutmak parmak emme davranışını azaltan yardımcılardır.

GECE İŞEMESİ (ENÜREZİS):
Çocuğun herhangi bir fiziksel problemi olmamasına, gündüz idrar kontrolü yapabilmesine hatta tuvalet eğitimini tamamlayarak bezden çıkmasına rağmen, haftada en az 2 gece tekrarlayan idrar kaçırmalar gece işemeleri kapsamına girer. Yaş büyüdükçe sorun olarak kabul edilir. (Özellikle 5 yaştan sonra) Bazı durumlarda gece işemesi hiç öğrenilmeden devam eder, bazen de bu süreç tamamlansa da yaşanan bazı olaylardan sonra ortaya çıkabilir. Aileler incelendiğinde eile bireylerinde de benzer öyküler olduğu yani genetik yatkınlığın söz konusu olabileceği görülür. Geceleri hormon salgılanmasının artması, gelişimsel problemler ya da ailede yaşanan boşanma, kardeş doğması, iflas, kavga vs gibi durumlar da gece işemesinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Gece işemesi aileler için zordur. Öfkelenmeden çarşafların, yatakların, kıyafetlerin yıkanması hayli güçtür. Özellikle gündüz idrarını tutabilen çocuğun gece idrarını kaçırması bilinçli bir davranış olarak görülür ve kızgınlığa sebep olabilir. Çocuğun uykusu ağırsa, tuvalet eğitimi verilirken inatlaşıldıysa ya da hatalı veya erken eğitim verildiyse olabilir. Bir uzman görüşü almakta fayda vardır. Eğer ilaç tedavisi gerekmiyorsa, özel bir durum yoksa; sıvı kısıtlaması, mesane çalışmaları, takvim tutma, uykudan önce idrar torbasının boşaltıması, ödül ve alarm sistemi kullanılabilir.

KAKA KAÇIRMA (ENKOPREZİS):
Genellikle çiş ve kaka kontrolü aynı ya da yakın zamanlarda kazanılır. 4 yaşından büyük çocukların kakalarını kıyafetlerine ya da tuvalet dışı yerlere yapmasına kaka kaçırma denir. Kaka tutma ve doğru yere yapma konusunda bazen hiç kontrol kazanılamaz bazen de denetimini kazanmış çocukta görülebilir. Genelde kabızlık da bu davranışa eşlik eder. Bazı durumlarda çocuklar, kaka yaparken can acıması sebebiyle kakasını tutmak ister, daha fazla tutamadığında kaçırabilir. Ya da tuvalet eğitimi sırasında eğitimi veren kişi ya da ebeveynle inatlaşır, tutmaması gereken zamanda tutmak, yapmaması gereken zamanda yapmak isteyebilir. Tuvalet eğitiminde baskıcı bir tutum, aile içindeki iletişimsizlik ve huzursuzluk, çocuğun tuvalete gitmek ya da yapmak hakkındaki korkuları, oyunu bölmek konusunda isteksizlikleri bunun nedenlerinden olabilir. Fiziksel bir problem olup olmadığının araştırılması, yoksa bir uzmandan yararlanılması gerekir.

DAVRANIM BOZUKLUĞU:
Davranım bozukluğunda çocukta baş kaldırma, karşı gelme ve topluma aykırı davranışlar yineleyici ve inatçı biçimde uzun süre görülür. … Başkaldırma, sık yalan söyleme, evden kaçma, okuldan kaçma, hırsızlık, saldırganlık, kavgacılık, yangın çıkarma, insanlara, hayvanlara, eşyaya ve mala zarar verme eğilimi gibi aile ve toplum değerlerine ters düşen hareketler en sık görülen belirtilerdir. Bütün bir yıl boyunca bu hareketlerden bir ya da birkaç tanesini yalnız bir kez yapan çocuğa bu tanı konması uygun olmayabilir. Tanı için bu belirtilerin sık yinelenmesi, uzun sürmesi ve engellemeye dayanma gücünün düşük olduğu bir kişilik örüntüsüne dönüşmesi gereklidir. (Öztürk, M.Orhan; Ruh Sağlığı ve Bozuklukları – Ankara 2001, 8. Basım) Bu bozukluğun oluş nedenleri tam olarak bilinemese de parçalanmış aile hikayesi, şiddetli anne baba geçimsizlikleri, organik (beyinde) bozukluklar sebepleri olarak sayılabilir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite boukluğuna eşlik eden bir bozukluk olarak ortaya çıkabilir. Belirtilerin bir ya da birkaçı sıklığı ve süresi yukarıdakilere benziyorsa mutlaka uzman yardımı gerektirir. Uzman eşliğinde aile; çocuğun dürtülerini kontrol etmesi, özdenetimini arttırması, ilgi çekme kaynağının pozitif davranışlara yönlendirilmesi gibi yaklaşımlarla onarıma başlayabilir.

UYKU BOZUKLUKLARI:

Gece terörü, gece yürüme ve konuşma, kabus bozukluğu uyku bozuklukları içinde sıralanabilir. Uyku kalitesi yaşam kalitesinde en önemli paya sahip olanlardandır. Uyku bozukluğu (tek başına ya da diğer psikolojik sıkıntılarla beraber) çocukluk ve ergenlik döneminde sık rastlanabilen sorunlardır. Çocuklar kadar aileleri de etkiler.

Gece Terörü: Gece terörü yaşayan çocuklar, uykudan gözlerini açarak uyanmış gibi görünürler ama uyumaya devam ediyorlardır. Genelde ağlayarak, çığlık atarak ya da beden hareketleri de eklenmiş, hiç avutulamayan kalkışlar söz konusudur. Kendiliğinden sakinleşir ve genelde uykuya devam eder ve sabah hatırlamazlar. Bu kalkışların sıklığı önemlidir. Uzman desteği gerektirir.

Kabus Bozukluğu: Kabus bozukluğunda ise korkutucu, gerilimli, güvenlik ve yaşam tehdidi içeren rüyaların sıkça görülmesi, korkuyla uyanma ve ayrıntıların hatırlanması durumu söz konusudur. Her çocuk mutlaka böyle rüyalar görebilir fakat bu bozuklukta da sıklık ve şiddet artmışsa altta yatan kaygı, endişe, korku gibi duygulara eğilmek gerekir. Uzman desteği veya aile içi iletişimin artması, çocuğun güvensizliğinin, kaygısının azaltılması ile sıklığı azalır.

Uykuda Sayıklama ve Uykuda Yürüme: Çocukluk döneminde en sık rastlanan uyku bozukluğu türüdür. Uyurgezer çocukların aile öykülerinde başka aile üyelerinde de uyurgezerlik ve gece altını ıslatma olduğu görülebilmektedir. Bu da genetik yatkınlığı düşündürmektedir. Çocuklar uyandıklarında yaşadıklarını hatırlamazlar. Uykuda yürümeye uykuda konuşma da eklenebilir. 15 saniye de yarım saat de sürebilir. Uykuda sayıklama her gece oluyorsa, ses tonu yüksekse, kendi sesine uyanıp uyku kalitesi bozuluyorsa bir uzmana danışmakta fayda vardır. Uyurgezerlikte mutlaka uzman desteği almak gerekir.

TİKLER:
Tikler kasların istemsiz kasılmaları sonucunda ortaya çıkan, ani, ritmik olmayan, tekrarlayıcı ve aralıklı hareketlerdir. Sadece yüzde değil, vücudun diğer uzuvlarında da baş gösterir. Ses tiklerinde tekrarlayan boğaz temizleme veya ses çıkarma görülür. Tik bozukluklurı her yaşta görülebilmekle beraber sıklıkla 7-11 yaşları arasında başlar. Tüklerin oluşmasında henüz kanıtlanamamakla beraber genetik yatkınlığın, nörolojik kaynakların (beyinde bazı hormonların doğru değerde salgılanamaması) ve psikolojik faktörlerin rol oynadığı söylenebilir. Erken yaşta başlayan tik bozukluklarının çoğu gelip-geçici tik bozukluğu türündendir. Erişkinliğe geçerken pek çoğu kaybolur ya da şiddetleri ve sıklıkları azalır. Tik bozuklukları (tik bozukluklarına ek olarak başka bir sendrom yoksa tedavi ile kontrol altına alınabilir veya sonlanabilir.

Oca 06

ÇOCUKLARDA DOYUMSUZLUK

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 1898

Çocuklarda görülen doyumsuzluk davranışı yanlış anne-baba tutumuna bağlı olarak karşımıza çıkmaktadır.Makul istekler eğer ki sınırlar içerisinde yerine getirilirse çocuk doyumsuz olmaktan ziyade mutlu olmayı öğrenebilir.
Günümüzde anne babalar çocuklarına karşı oldukça duyarlı davranabiliyorlar.ama bu durum bazen aşırıya kaçıp “sınırsız-özgürlükçü” aile modelini karşımıza çıkarıyor.bu aile modeli çocuğun her istediğini anında karşılıyor ve çocuğu doyumsuzluğa itiyor.
Peki çocuklarımızın bitmek tükenmek bilmeyen istekleri ile nasıl baş edebiliriz?çoğu zaman markette çikolata reyonlarının önünde ağlayan , tepinen çocukları ve onların etrafında dönüp duran “tamam sus ne istersen alıyorum artık yeter ki ağlama!” diyen anne babaları görürüz.çocuk istediğinde kendinde çok benzeri bir oyuncak olmasına rağmen onu size aldırmak için ağlar,tepinir ,çırpınır..ve kaçınılmaz sonuç,istemeden de olsa sırf ağlamasını önlemek adına onun isteğini yerine getirir oyuna yine 1-0 geride başlarsınız…
Çocuklar durmadan bir şeyler isterler.isteklerinin neredeyse tamamını karşılasanız da ardından yine benzer bir istekle yine karşılaşırsınız.istemenin sonu gelmiyor ve bir süre sonra “çocuk doyumsuz oldu” diyebiliyoruz.
Peki çocuklar doyumsuz mu?evet çocuklar doyumsuz.ancak sürekli talep etmesi ve doyumsuz olmasındaki en büyük faktör ebeveynin çocuğun isteklerine sınır koymamasıdır.

Peki sınır koymak ne anlama gelir?sınır;çocuğun neyi yapıp neyi yapmayacağını,uygun davranışının ne olduğunu,kendini güvende hissetmesini ve iç disiplin kazanmasını sağlar.fakat hiçbir çocuk kendisine sınır konulmasından hoşlanmaz.her zaman itiraz eder,mızıldanır,sürekli sınırları zorlar.sınır koymak çoğu zaman çocuğun özgürlüğünü kısıtlamak ,onu isteklerinden mahrum etmek gibi düşünülür.oysa ki sınır çocuğun davranışının kabul edilebilir ya da edilemez olduğunu gösterir.
Anne babalar mutlu çocukları olmasını istiyorlarsa onlarla empati kurabilmeli,onları anlayabilmeli ve mutlaka her şeyin bir sınırı olduğu ilkesini çocuklarına öğretebilmelidirler.tabi ki her anne baba çocuğunun ihtiyacının en iyi şekilde karşılanmasını ister.çocuğun temel ihtiyaçlarının yanında ebeveynin hoş görüp çocuğuna sunduğu fırsatlar normaldir fakat;bu imkanlar ve fırsatlar ile zamansız ve abartılı bir şekilde tanışan çocuklarda doyumsuzlukla birlikte sorumsuzluk duygusu kaçınılmaz olmaktadır.
Çocuğa verilecek cep harçlığı da sorun olabilecek konulardan biridir.cep harçlığında dikkat edilmesi gereken noktalar şunlar olabilir;
*harçlığın ne zaman verildiği
*veriliş amacı
*miktarı
Ve
*kullanıldığı yer….

Eğer bunlara dikkat edersek çocukta oluşabilecek doyumsuzluk duygusunu ortadan kaldırırız ve çocuğa sorumluluk duygusunu aşılamış oluruz.eline para geçen çocuk parayı nerede harcayacağı ve nasıl kullanacağı ile ilgili alternatif yaşayacaktır.bunun sonucunda sorumluluğu ve özgüveni gelişecektir.şunu unutmamalıyız ki;harçlık ayarlanırken arkadaşlarının harçlıklarından ne az ne de çok şekilde ayarlanmalıdır.eğer harçlık fazla verilirse çocuk bunu arkadaşlarına karşı bir güç gösterisi olarak kullanabilir,savurgan olabilir ve ilerleyen yaşlarda tatminsizlik ve doyumsuzluk duygusunu yaşayabilir.eğer harçlığı az verilirse arkadaşlarının yanında eksiklik yaşayabilir ve çocuk bu eksikliği ortadan kaldırmak için davranış bozukluklarından çalma,yalan…v.b..durumlara başvurabilir.harçlık belirlenirken anne,baba ve çocuğun birlikte oldu bir ortamda belirlenmeli ve verilecek miktar çocuğa izah edilmelidir.(bazı anne babalarda maalesef rastlayabiliyoruz ki) ;en önemli nokta ise verilen cep harçlığı okul başarısı ile bağdaşlaştırılıp ceza aracı olarak kullanılmaktadır.bu çok yanlış bir davranıştır.

Son olarak…hangi yaşta olursa olsun çocuğun ulunduğu yaş döneminin özelliklerini bilmek ,yaşına uygun davranışlar beklemek ,sınırlarının nedenlerini açıklamak ,kararlı olduğunuzu göstermek en önemli noktalardır.özellikle çocuğun doyumsuzluğa ulaşmasını engellemek adına kararlı bir ses tonuyla çocuğun sınırlarını belirlemeniz atılacak ilk ve en önemli adım olacaktır.

Boşanmanın arttığı günümüzde ‘’ üvey anne baba ‘’ olarak kavramı da sıkça gündeme gelmektedir.Üvey kavramı bir tabu olarak görülmekte ve öz anne babadan uzak çocuklar söylemi yerindeyse tam anlamıyla bir kabus yaşarlar.Toplumun ve çocuğun yüklediği ‘’üvey anne‘’ , ‘’üvey baba‘’ kavramlarını incelemek ve yaklaşım açılarını değerlendirmek doğru olacaktır.
‘’Üvey’’ anne imajı öz anneye yüklenen imajlardan bazıları,fedakarlık,koruyuculuk,sevgi doluluk,merhametliliktir.Üvey anneye ise bunların tam tersi yüklenir.Öz anne ne kadar iyiyse akabinde misyon’’ üveye’’ yüklenen misyonlarda bir o kadar kötüdür.’’Üvey’’ anne yıkıcıdır,hakimdir,reddedicidir.Bunca olumsuz misyon yüklediği ‘’üvey’’ anne manevi bir baskı hissederek var olan manevi bir baskı hissederek var olan pozitif yaklaşımlarını da dahil olmak üzere bastırır.Yaklaşımlarının negatif olacağını düşünülerek yine bastırır ve yoğun bir gerilim yaşar.
Üvey baba imajı öz baba imajlardan koruyuculuk,güven,sevgi iken ‘‘üvey’’ babalardaki misyon bunun tam tersidir.Bugün pek çok kültürlü,eğitimli dediğimiz öz babalar bir boşanma durumunda çocuğun ‘’üvey’’ babayla aynı ortamda kalmasını onaylamadıklarını söylüyorlar.Bunu velayetlerini anneden alma tehdidi olarak kullanan babalar görüyorum’’.Üvey’’lik ortamı güvensiz,tacizkar olarak algılanıyor.Tartışan,saygı sınırı aşan evlilikler bile daha olumlu ortamda olarak değerlendiriliyor.
‘’Üvey’’ anne psikolojisine benzer duygu ve davranışlar ‘’üvey’’ babadan da görürlür.Babanın kendi çocukları varsa ve velayeti annede ise kendi coçuklarınına karşı da bir eksiklik hissedebilir.Onu yeter kadar göremediği için huzursuzluk,mutsuluk duyguları yaşanabilir.Bu boşluğu ‘’üvey’’ çocuğunda telafi etme yoluna gidebilir.Babalık duygusu annelik duygusuna pek benzemez.Anneler hormanal olarak anneliğe hazır olurlar.Babaların ise çocuklarına sevgi ve bakım verdikçe beyinlerindeki yapısal endişe noktaları harekete geçer.
‘’ÜVEY’’ ANNE VE BABALARIN DİKKAT ETMESİ GEREKENLER
Ebeveyn-coçuk ilişkisinin temelinde ‘’sabır’’ kelimesi yatar.Çocuk ‘’üvey’’e alışma konusunda problem yaşabilir.’’Üvey’’in de bazı konularda anlayışlı olması gereklidir.Örneğin bazı bireyler aileye uyum sağlama konusunda kendini baskı altında hissedip davranışlarını baskılayabilir bazı bireyler ise kendini ‘’annelik – babalık’’ vasfına hemen bürünerek cocuktan kendisine ‘’anne’’ ‘’baba’’ dedirtme konusunda ısrarcı olabilirler.Oysa ki önemli olan en büyük şey sabır ve çocuğu zaman tanımaktır.

YAŞANABİLECEK PROBLEMLERİN BAZILARI ;
*Çocuk önyargılı yaklaşabilir
*Çocuk davranış problemleri yaşabilir
*Çocuğun düzeninde farklılaşmalar olabilir (uyku saati değişebilir , yeme düzeni bozulabilir…)
*Davranışlarınızı eleştirebilir
*’’Öz’’ (anne)-(baba)’ya şikayet edebilir.
*Reddedici olabilir.
Tüm bu oluşabilecek problemlere yönelik ‘’üvey’’ anne – ‘’üvey’’babsında yapması gerekenler vardır.Bunlar en baştan geleni sabırdır.Çocuk ‘’üvey’’ anne ‘’üvey’’ baba coçuğa çeşitli sevgi dilleriyle yaklaşmalıdır.Olumlu davranışlarını taktir edip ödüllendirmek,dokunarak konuşmak ten temasını arttırmak,öfkeli ve isyankar hallerinde onun dinleyip anlamaya çalışmak gerekir.Çocuğun davranışlarını eleştirmek yerine davranışın altında yatan mesajı saptamak en doğrusudur.Çeşitli olumlu davranışlar ve sevgi dilleriyle çocuğa zaman tanımak en doğrusudur.Zamanla çocuk kendini güvende hissetmeye başlayacaktır.
Burada ‘’öz’’ anne –‘’öz’’ babanın da yapması gereken bazı davranışları vardır.Öz olan daha öncelikli evliliğinde yaptığı bazı hataları yapma çocuğun önünde ‘’üvey’’ olana daha yapıcı davranır , saygı gösterdiğini davranışsal ve sözel olarak belirtirmesi ,çocuğun bakış açısını değiştirebilir. ‘’Öz’’ ün değer vermesi cocuğu bakış açısını reddetmekle değer vermeyi doğru değiştirebiliriz.

Oca 06

KISKANMA PSİKOLOJİSİ

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 1779

Kıskançlık;kimi insanların bazen sahip olduklarına bazen de sahip olamadıklarına karşı değişik şekillerde duyduğu bir histir.kıskançlık algısı kişiden kişiye değişmektedir.bazı kişilerde kıskançlık çok yüksek değerlerdeyken bazı kişilerde de minimum düzeyde olabilir.kişiler sahip oldukları ya da sahip olmak istedikleri olgulara karşı bu duyguyu geliştirebilirler.kısaca “neden ben değil” sorularının yoğun olduğu bir duygudur.

Dünyanın en büyük duygusal problemlerinden biridir kıskançlık.bu duyguyu 2 yaş döneminden itibaren sıkça yaşamamız mümkün olabilir.eğer kıskançlığı oldukça fazla bir düzeyde yaşıyorsak psikiyatrik bozukluklar (kuşkuculuk,şüphecilik..) belirebilir.böyle bir durumda psikiyatrik bir tedavi şarttır.

2yaş dönemi ve sonrasında çocukluk dönemlerinde beliren kıskançlık duygusu (kardeş kıskançlığı,ebeveyni paylaşamamaya yönelik kıskançlıklar,bir eşyaya yönelik kıskançlık,arkadaşını paylaşamama..)bir takım davranış problemlerine de eşlik edebilir.burada anne baba tutumu oldukça önem teşkil eder.özellikle kardeş kıskançlığında yaşanan ve sıkça rastladığımız bir yanlış anababa tutumu vardır ki sonu bir daha çözümlenemeyecek durumlara kadar ulaşabilir.anne baba kardeşini kıskanmaması için çocuğa “kardeşin kötü,seni daha çok seviyoruz..zaten altına da yapıyor..!!”tarzı yaklaşımlarla kıskançlık olgusunu azaltırken bu sahte mesajlarla patolojik sonuçlar ortaya çıkabilir.çocuk kardeşini olumsuz tanırken zarar verebilir.özellikle 11yaş grubuna kadar soyut zeka tam olarak gelişmediğinden kardeşine müdahele edilemeyecek zararlar verebilir.
Çocuklarda kıskançlığın bazı belirtileri bulunmaktadır.bunlar arasında öfke kontrolsüzlüğü,uyum bozucu davranışlar,söz dinlememe ,kendine acıma,üzüntü,can sıkıntısı,nefret ve intikam alma düşünceleri vardır.yıllardır üzerindeki o ilgi kalkmış yerini bir başkası almıştır.buna istinaden regresyon(gerileme) meydana gelebilir.alt ıslatma,parmak emme,emekleme bu durumlar sonrası belirgin bir şekilde ortaya çıkabilmektedir.anne baba bu davranışları ortadan kaldırmaya çalışırken davranışın altında yatan sebebi atlayabilir:bu sebep kıskançlıktır..

Kıskançlıkla baş edebilmek için yapılması gerekenler ise;

Kıskançlığı tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir fakat bu durum törpülenebilir bir durumdur.kardeşi doğmadan önce çocuğu çok fazla şımartmamalı her istediği yerine getirilmemelidir.kardeşini ona daha dünyaya gelmeden tanıtmalı ,kardeşiyle ilgili bilgi ve sorumluluk vermek faydalı olacaktır.”sakın kardeşini kıskanma” tarzı yaklaşımlar kıskançlığa yönelik farkındalığı açtığından ve bu duyguyu yaşaması için teşfik edici olduğundan ebeveynin kullandığı sözcüklerin de önemi büyüktür.sözcükler sevgi sözcüklerinden seçilmelidir..
Ebeveynler,doğum sonrasında ise bebekten kardeşini zarar verir düşüncesiyle uzaklaştırmaktan ziyade ona dokunmasına ,yaklaşmasına izin vermeli ve kardeşiyle ilgili de sorumluluk almasından kaçınılmamalıdır.
Anne ve babanın çocukla net bir dilde konuşması,onu anlaması ,problemini küçümsememesi en doğrusudur.kardeşlerin kıyaslanması,yaşanılan problemlerde anne babanın taraflı yaklaşımları kıskançlık duygusunu doruklara taşıyabilir.anne babanın bu konuda bilinçli hareket etmesi en doğrusudur.
Annenin bebeği emzirme dönemlerinde çocuğu da yakınlarına alarak ona dokunmasına izin vermesi önem teşkil eder.emzirme süresince çocukla da sohbet etmek çocuğu rahatlatabilecek durumlardan biridir.
Anne ve baba eskisi gibi çocuğa zaman ayırmalıdırlar.en azından geçirilen zaman dilimi kısalsa bile zamana hakkını verebilmek “kaliteli zaman” geçirebilmek oldukça büyük önem teşkil eder.çocuğun abla/abi olduğuna alışması,sorumluluk bilincinde hareket etmesi için atılmış güzel adımlardan bazıları olarak tanımlanabilir.emzirme sürecinde baba,emzirme bittikten sonra annenin çocukla zaman geçirmesi kıskançlık duygusunu köreltecek ve çocuğun artı bir davranış kazanımına sebep olacaktır.

kardeşler arasında anlaşmazlık çıktığı zaman her ikisi de sabırla dinlenmeli,eğer müdahele etmeniz gerekmiyorsa sorunu onların çözebilmesi için onlara zaman tanımalısınız.böylece kardeşler arasında problem çözme stratejisi gelişecek,onlar her şeye rağmen kardeş olduklarını,anne ve babalarının tarafsızca onlara yaklaştıklarını fark edeceklerdir.
İki kardeş arasında tartışmalar,kavgalar olsa bile sonunda aile bilincine varılmalı,sevgi sözcükleri her daim anne baba tarafından telaffuz edilmelidir.unutmamak gerekir ki etiketlemelerin insan psikolojisi üzerinde çok büyük önemi vardır.

Kıskançlık doğal bir tepki olarak sayılabilir.bu duyguyu yaşadığını itiraf eden birisine asla olumsuz yaklaşılmamalıdır.sakince dinlemek,onu anlamaya çalışmak ve yeterlilik düzeyini kişiye hissettirebilmek oldukça önem teşkil eder.kıskançlık duygusunu yaşayan birisi kendi değeri ile olguları ikinci plana atmış,belirsizleştirmiş ve sahip olamadığı ya da paylaşamadığı duruma odaklanmıştır.farkındalığını sahip olduklarına yönelik açmak ,ona başarılarını hatırlatmak bu duyguyu törpülememize yardımcı olacaktır…

Kadın 20.yy ın başlarından itibaren her iş alanında çalışmaya başlamış ve kendini kanıtlamıştır.günümüzde ise iş sektöründe “kadın işi”,”erkek işi” ayrımına varılmaksızın kadınlar her iş kolunda yer almaktadırlar.kadın iş yaşamında kariyerinde yükselmek ,ilerlemek arzusu ile oldukça yüksek performans harcarken eve geldiğinde ise aynı performans kendilerinden evde de beklenmektedir.bu da kadını oldukça zorlamaktadır.bu noktada iş erkeğe düşmekte,evdeki iş paylaşımı sağlanmaktadır.

Kadın kariyerinde yükselmeyi planlarken,aynı performans düzeyini evde de gösterip,yer yer erkeğin alması gereken görevleri de üstüne alabilmektedir.örneğin ;bozulmuş musluk için tamirci çağırma,hatta bazen tamirciyi bile çağırmayıp kendisinin bu sorunu gidermek için adım attığı gözlemlenmiştir.bu tarz durumlarda ise evlilikte “rol çatışması”,”rol karmaşası” ortaya çıkar.erkek sorumlulukları adına geri adımlar atarken,kadının beklentisi ve öfkesi artar.sonuçta ise iletişim bozuklukları görülebilir.evde mutlaka rol paylaşımı “olması gerektiği” gibi paylaşılmalıdır.”

Çalışan kadın bir de anne ise en büyük sıkıntısından biri çocuğuna yeterince zaman ayıramadığıdır.oysa ki çocukla ortalama 15-20 dakikalık geçireceği nitelikli zaman çocuk için yeterli olacaktır.nitelikli zaman ise;çocuk ile annenin baş başa ve çocuğun isteği doğrultusunda geçirilen zaman dilimidir.aynı zaman dilimi baba tarafından da çocuğa verildiğinde çocuk sevgisizliği hissetmemekte,aksine doyuma ulaşmaktadır.fakat çalışan annelerde gözlemlenen en büyük hata ise ,eve gelen annenin çocuğa karşı aşırı ilgisi,onun her istediğini yapması,onu hediyelere boğmasıdır.bu,çocuğu anneye “bağımlı” kılarken,hem de doyumsuzluğa itmektedir.burada “çalışan” anne-babanın mutlaka dengeyi oturtması şarttır.

Çalışan kadının, kendi gücünün farkında olan kadındır.fakat çalışan kadın bazen kendine fazlasıyla acımasız davranır.”mükemmel”i hedefler.insanlar tarafından saygı görmek,eşinden sevgi görmek,çevresini mutlu kılabilmek,işinde ve evinde kusursuzu hedeflemek kadını kendi “öz benliği”nden uzaklaştırırbelli bir zaman sonra kadın kendi için zaman ayırmadığını,isteklerini hep ertelediğini,kendi için hiçbir şey yapmadığını,yapmak zorunda olduklarını ise sonuna kadar yerine getirdiğini görür.fakat kadının artık “motivasyonu” eksildiğinden terfi etme konusunda da sıkıntı yaşar.kendine ayıracağı belli bir zaman dilimi,isteklerini ertelememesi,kendine yer yer “keyifli zamanlar ısmarlaması”,kendi doğruları ile uyumu yitirmemesi,çalışan kadını istediği noktaya rahatlıkla ulaştırırken;depresif süreçten de uzaklaştırır.kadın “kararsızlık” sürecinden uzaklaşarak kariyer planlamasını en sağlıklı biçimde gerçekleştirir.

Kadın değişim için adım atmalı ve ilk değişimi kendinde başlatmalıdır.ilk değişim de “kendi değerinin farkına varmak ve kendini ödüllendirmek”tir.ne de olsa “herkes dünyayı değiştirmeye çalışıyor ama kimse kendini değiştirmeyi düşünmüyor…”değişim için ilk adımı kendinizde başlatın…mutluluğu yakalayacaksınız..

Oca 06

EYVAH KARNE !

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 1748

Okullarda ilk dönemin kapanmasına yaklaştığımız şu süreçlerde bir çok öğrenci için bu dönem mutluluk kaynağı olabileceği gibi korku sebebi de olabilmektedir.Bu duygulara sebep veren birinci faktör olarak büyüklerin tepkilerini söyleyebiliriz.
Okul başarısı demek;öğrencinin bulunduğu okul,sınıf ve derse göre belirlenmiş sonuçlara ulaşmada gösterdiği ilerlemedir.Başarısızlık ise;çocuğun “hemen hemen her dersten” gelişim düzeyinin altında başarı gösterip bu başarısızlığını telaffi edememesi durumudur.Karne tüm bu süreçlerin yansımasıdır.Fakat bazı çocuklar karnedeki notları tüm bu süreçlerin yansıması değil de ,hayattaki tüm başarı ya da başarısızlıklarının yansıması gibi algılayabilmektedirler.Bu durum ise ebeveynlerin ve diğer büyüklerin karneye yükledikleri anlam ve karne zamanında verdikleri tepkileriyle ilişkilidir.
Karne korkusunu ise;karneyi aldıktan sonraki belirsiz süreçlerin başlangıcı olarak tanımlanabiliriz.Özellikle baskıcı-fazla otoriter ve sıkı eğitim veren ailelerin çocukları bu korkuyu fazlaca yaşarlar.Oysa ki bu ailelerin bilmeleri gereken durum;karnenin sadece çocuğa değil aileye de verildiğidir.Okul başarısızlığı gösteren çocukların başarısızlık nedenleri arasında aile içi iletişim problemleri,anne-babanın çocuktan beklenti düzeyinin yüksek oluşu ilk sıralarda yer alacak nedenlerdendir.Ailenin bilmesi gereken bir diğer şey ise;çocuklarından başarı beklerken çocuğunun kapasitesini de bilmesi gerektiğidir.
Karnesini korkuyla almış olan çocuğun ailesinin yapması gereken ilk şey başarılarını pekiştirmeleridir.Akabinde başarısızlıklarını gösterip daha iyi olabileceğine inandıklarını söyleyerek konuşmalarına devam etmeli ve bu durum üzerinde durmalıdırlar.Karnede sadece ders başarısı yer almaz.Çocuğun arkadaşlarıyla uyum düzeyi,düzeni,öğretmenlerine ve büyüklerine karşı tutumları da yer almaktadır.Sadece okul başarısı üzerinde durmak ya da sadece okul başarısını pekiştirmek çocuğa fazlaca bir şeyler katmayacağı gibi çocuk için önemli olan diğer alanları değerlendirmesi ve fark etmesini engeller.
Başarısızlıkta dikkat etmemiz gerekenler olduğu gibi başarılı olan çocukların anne babalarının da dikkat etmeleri gerekenler vardır.Ödül konusu bazı anne babalarda çok pahalı hediye alımları olabilmektedir.
Peki ödül nasıl olmalı?
Ödül deyince birçok anne babanın aklına somut,maddi değeri yüksek olan ödüller gelmektedir.Oysa ki karnesini getirmiş bir çocuğa ilk ödülün “tebrik ederim,aferin…”gibi sözel bir ödül olması faydalı olacaktır.Bu ödülün akabinde somut,maddi değeri yüksek olmayan bir ödül ya da anne babayla geçirilen keyifli bir zaman da çocuk için pekiştirici ve tatmin edici olabilir.Tatil çocukların sadece ders çalışması gereken zaman dilimi değildir.Çocukların tatil sürecinde dinlenmeye ve oyun oynamaya ihtiyaçları olduğunu anne babaların unutmaması gerekir.

Çocukların karne korkularını yenmeleri için ailelerin neler yapması gerekir?
*Zayıf not getiren çocuğu suçlayıp yargılamayın!
*Karnesini aldığınızda önce başarılarını konuşarak başlayın.
*Onu tehdit etmeyin.
*Ona devamlı ceza vermeyin ve bağırarak yaklaşmayın.
*Onu arkadaşlarıyla ya da abla/abisiyle,kardeşiyle kıyaslamayın.
*Başarısız olan derslerini değiştirebileceğine inandığınızı söyleyin.
*Çocuğunuzun kapasitesinin farkına varın.Gerekiyorsa bir uzmandan yardım alın.
*Çocuğunuzun kapasitesinin üstünde bir beklentiye girmeyin.
*Ders başarısızlığını gidermesi için beraber çözüm yollarını konuşun.
*Çocuğunuzu onu her yönüyle kabul ettiğinizi hissettirin.
*Çocuğunuza karnesi kötü ya da iyi olsun onun hep yanında olduğunuzu hissettirin.
*Cinsiyete bağlı ayrımda bulunmayın.(kız çocuğu okumaz,erkek çocuğu okumalıdır!)
*Geçmişteki başarılarını hatırlatıp başarısızlıklarını telaffi edebileceğini ona gösterip kaygısını azaltın.
*Her çocuğun başarı ve yeteneklerinin farklı alanlar olduğunu unutmayın.
*Alınan karnenin aynı zamanda anne babaya ait olduğunu bilip,ev içi iletişiminizi gözden geçirin.

Bir problem düşünün %2 – 20 çocukta rastlanabiliyor. Yani her sınıfta bir ya da iki öğrenci de bulunabileceği gibi sınıftaki her beş çocuktan birinde de bulunabiliyor. Fizeiksel hiçbir farklılığı olmayan bu çocukların problemi yalnızca, dikkati sürdürme yeteneklerinin azlığından ibaret. Bu basit gibi görünen yetersizlik nedeniyle basit ya da karmaşık bir çok davranış problemleri geliştirebiliyorlar. Dikkati söylenilenlere yoğunlaştıramadıklarından hiçbir şey anlamamış ya da unutmuş gibi istenilen görevleri yerine getiremiyorlar.
Play Attention Nasa tarafından astronotların uçuş simülasyonları için geliştirilen bir alettir. Çocuklarda uygulandığında toplam 3,5 ayda gözle görünür bir değişiklik gözlenmektedir. Bu çalışmada, çocuğun koluna takılan bir bileklik sayesinde, çocuğun dikkatini topladığı ve sürdürdüğü anlar oyunda görünmektedir. Çocuk dikkatini oyuna verdiği müddetçe oyun ilerlemekte, çocuğun dikkati dağıldığı an oyun durmaktadır. Böylece çocuğun dikkati, hem çocuk hem psikolog tarafından bilgisayarda somut olarak gözlemlenebilmektedir. Bu oyun mouse tarafından değil, beyin dalgalarıyla kontrol edilir.
Oyun; dikkati geliştirirken,çocuğun birçok alanda gelişimini hızlandırabilmektedir.
Play Attention’ın başarısını bilimsel araştırmalarla kanıtlamıştır. Amacı daha çok odaklanma, daha az kıpırdanma davranışlarını en aza indirmedir. Zayıf odaklanmadan dolayı DEHB ‘li çocuklar sınavda zorlanıp akademik olarak başarılı olmayabilirler. Oysa ki konsantrasyon öğrenme için çok önemlidir. Odaklanma eksikliği kişinin bilgiyi yakalama, zihinde tutma becerisini azaltır ve okuldaki uyumu zorlaştırır.
Play Attention düzenli bir şekilde uygulandığında dikkat eksikliği olan ya da hiperaktif çocuklarda değişime sebep vermektedir. Değişimleri ise şu şekilde aktarabiliriz;

-Daha uzun dinleme
-Evde tek başına ödev yapabilme
-Dürtüselliği ve hareketliliğinde azalma
-Başladığı bir işi tamamlayabilme
-Bellekte gelişme
-Kendini kontrol etme
-Akran grubu arasında uyumun artışı
-Görsel organizasyonda gelişme
-Kurallara uyma
– Zeka puanı 65 ve üzeri olan, dikkat sorunu yaşayan çocuk ve yetişkinlerin kullanması tavsiye edilir.
– Kalıcı değişimler için, kullanıcı programı en az 40 oturum kullanmalıdır. Koç, 40-60 oturumdan sonra öğrencinin programı bırakmasına karar verebilir. Kullanıcı, öğretilen becerilerde uzmanlığı daha önce gösterse de kalıcı değişimler 40-60 oturum arası gerçekleşir.

-Haftada, 2-3 defa 30-45 dakikalık seanslarla, uzun dönemde önemli gelişimler sağlanır.
-Son 4 senede uygulanan anketlerde %91 memnuniyet tespit edilmiştir

Play Attention için İSMER ADM ile iletişime geçebilirsiniz…

Oca 05

Öfke”Siz” Misiniz ?

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 1867

Günlük hayatımızda karşılaştığımız çeşitli durumlar ve olaylar farklı duygular ortaya çıkartır. Korku, neşe, mutluluk, endişe, öfke, üzüntü, utanç, hayal kırıklığı, gurur, can sıkıntısı, tükenme, şaşkınlık sayabileceğimiz en yaygın karşılaştığımız başlıca duygulardır. Bu duygular evrenseldir ve hayatımızda önemli bir yere sahiptir. Ancak içlerinden biri var ki hep olumsuz bir durum gibi gösterilmiş ve onu ifade etmemiz çoğu zaman yanlış algılanmış ve engellenmiştir. Elbette ki bahsettiğimiz duygu öfke. Öfke duygusunu rahatlıkla ifade edemediğimizden dolayı bu duyguyu işlemeyi ya da yapıcı bir şekilde farklı alanlara yöneltmeyi de öğrenemedik.

Bazı durumlarda birden farklı duyguyu aynı anda yaşayabiliriz ve bazen aslında hissettiğimiz duygunun ne olduğunu anlayamayabiliriz. Bazen hayal kırıklığı, utanç gibi güçlü duygular da öfke gibi tanımlanabilir. Bu nedenle öfkenin genel tanımını yapmakta fayda var. Öfke, gerçekte meydana gelen ya da bizim o şekilde algıladığımız engellenme, tehdit, haksızlığa uğrama, eleştirilme, küçümsenme gibi durumlarda bizi rahatsız eden o durumu ortadan kaldırmaya yönelik ortaya çıkan güçlü bir duygudur. Öfke duygusunun ortaya çıkması gayet insani hatta bir bakıma sağlıklı bir durumdur. Eğer öfke olmasaydı hayatta kalma savaşında yenilebilir, insanlara karşı koyamaz zarar görebilir ve haklarımızı koruyamazdık. Bu nedenle öfkenin bizim için faydalı olduğunu düşünebiliriz. Ancak bu duygu bizi, rahatsız eden uyaranı ortadan kaldırmaya yönelttiğinde yani öfke duygusu davranışı yönettiğinde sorun yaratabiliyor. Yani aslında sorun duyguda değil onu ifade etmekte. Öfke ifade tarzlarından en önemlisi saldırganlık olarak görülür. Saldırganlığı fiziksel saldırganlık ve sözel saldırganlık şeklinde ayırabiliriz. Fiziksel saldırganlık davranışlarımız ve hareketlerimizle ifade ettiğimiz durumlardır. Amaç kendimize, karşımızdakine ya da bir objeye zarar vermektir. Bu öfkenin sağlıksız ifade şeklidir. Sözel saldırganlık ise toplumsal kurallar ve kültürler açısından daha kabul edilmiş bir davranıştır ve öfkenin dışa vurulması şeklide ifade edilir. Çoğu zaman öfke ve saldırganlık birbiriyle karıştırılmaktadır. Öfke duygudur, saldırganlık ise davranıştır. Elbette ki duygu ile davranış arasında bir ilişki vardır ancak bu demek değildir ki her öfke saldırganlığı beraberinde getirir. Saldırganlık sadece bir seçenektir. Bireyin öfkelendiğinde nasıl davranacağı o an içinde bulunduğu konumu, konumuyla ilgili genel durum, kültürel özellikler, öfkenin düzeyi, benzer durumlarla ilgili daha önce geçirilen yaşantılar, öfke öncesi bireyin içinde bulunduğu durum gibi pek çok etmene bağlı olarak farklılık gösterir. Öfke duygusunun ortaya çıktığı durumlara bakıldığında kadın ve erkek arasında bir fark görülmemektedir. Ancak erkekler öfke duygularını doğrudan göstermekte, kadınlar ise dolaylı yollarla ifade etmektedirler.

Öfke duygusunu kontrol etmek için uygulanan 3 ana yaklaşım vardır. Bunlar;

1. İfade Etmek: İfade yaklaşımı agresif olmadan öfke duygusunu açıklamamız olarak tanımlanabilir. Öfke duygusunu ifade etmek, kendimize ve başkalarına saygılı olmamak, saldırmak ya da aşırı talepkar olmak demek değildir. Burada söz ettiğimiz davranış; kendi ihtiyaç ve beklentilerimizin net bir şekilde neler olduğunu ve bu beklentileri başkalarına zarar vermeden nasıl elde edebileceğimizi, öfkelendiren durumla ilgili düşüncelerimizi, olayı nasıl algıladığımızı ifade etmektir.
2. Bastırmak: Öfkeyi bastırma yaklaşımı öfkeyi tutmak, o an başka şeylere odaklanmak, dikkati başka yöne vermek, öfkeyi ifade etmemek şeklinde tanımlanabilir. Öfke bastırıldığında dönüştürülebilir veya yeniden yönlendirilebilir bu nedenle bu yaklaşım bazen tehlikeli olabilir. Amaç öfkeyi bastırmak ve daha yapıcı davranışa dönüştürmektir ancak bazen öfke içe yani kendimize dönebilir ve daha fazla yıkıcı olabilir. Alaycı yorumlar yapma, her şeyi eleştirme, diğer insanları küçümseme, aşağılama gibi davranışları ortaya çıkartır ve sosyal ilişkilerimize zarar verir aynı zamanda düzenli olarak bastırma yaklaşımını uygulamak uzun vadede yüksek tansiyon, kalp hastalığı, depresyon gibi bazı sağlık sorunlarına yol açabilir. Araştırmalar, kronik baş ağrısı şikayetiyle hastaneye başvuran hastaların bir çoğunda içe yönelmiş öfke olduğunu belirtmektedir.
3. Sakinleşmek: Sakinleşme yaklaşımı sadece öfkeyi ortaya çıkaran dış uyaranlara karşı sakinleşmek ve kontrol etmek dışında kalp atım hızı, düzensiz nefes alışı gibi içsel tepkileri de kontrol etmek demektir. Kontrol sağlandıktan sonra öfke yaratan olay kişi ya da objeye karşı olumsuz duygular da azalır. Bu nedenle etkili bir yöntemdir.

Öfke kontrolünde hangi yaklaşımın sergilendiği noktasında aile öyküsü büyük rol oynar. Ruhsal bozukluğun olması, alkol ve madde kullanımının olması, sosyal desteğin olmaması, cinsel istismar öyküsünün olması, aileden şiddet görmüş olması, sosyal ilişkilerde kısıtlılık, işsizlik, yolsuzluk, anne babanın tutarsız yaklaşımı, içinde yaşadığı sosyal ortamın şiddeti teşvik edici yaklaşımı gibi etkenler, kişileri saldırgan davranışlara itebilir.

Öfke duygusu yaşadığımız sıra da bu duygu beyni uyarır ve bazı hormonlar fazla bazıları da daha az salgılanır. Bu değişiklik sonucu vücudumuz da tepkiler verir. Fiziksel reaksiyonlar dediğimiz bu tepkiler daha çok terleme, ağızda kuruluk, yüzün kızarması, kaşların çatılması, titreme, uyuşma hissi, boğuluyor gibi olma tıkanma hissi, kontrol kaybı, hızlı nefes alıp verme, kalbin hızlı çarpması, baş ağrısıdır. Uzun süre yaşanan öfke duygusu mide, bağırsak hastalıkları, yüksek tansiyon, kronik yorgunluk, baş ağrısı gibi fizyolojik bozukluklara neden olabildiği gibi kronik depresyon, aşırı stres, nedensiz ve zamansız öfke patlamaları gibi ruhsal bozukluklara da neden olabilmektedir.

Öfke Kontrolünde Yardımcı Olacak İp Uçları

• Öfkelenmeye başladığımızda ilk yapmamız gereken gevşemeye çalışmaktır. Diyafram nefesi dediğimiz, göğsü değil karnı şişirerek burundan derin bir nefes almak ve yavaş yavaş ağızdan vermek bedeninizdeki oksijen dengesini düzenler, öfkeyle kasılan kasların gevşemesine yardımcı olur. Bunu yaparken kendinizi rahat hissettirecek “rahatla”, “boşver”, “geçecek”, “kontrol benim elimde” gibi sözlerle kendinizi telkin edebilirsiniz. Aynı zamanda kendinizi rahat, güvende ve huzurlu hissettiğiniz bir anınızı ya da bu duyguları içeren bir hayali gözünüzün önüne getirebilirsiniz.

• Bilişsel yeniden yapılandırma dediğimiz teknik, kişilerin düşünce biçimlerini değiştirmek olarak açıklanabilir. Öfkeli olduğumuzda çok abartılı, aşırı genel, her şey kötüye gidecekmiş gibi düşüncelerle kafamızda bir felaket senaryosu oluştururuz. Bu gibi durumlarda “her şey mahvoldu” demek yerine “çok sinir bozucu bir durum ve bende üzgünüm ama bu dünyanın sonu değil” demeyi deneyin. Felaket senaryosu hazırladığınızda başarılı senarist kimliğinizle, en iyi ve en olası senaryoları da hazırlayın. Aynı zamanda bilişsel yeniden yapılandırma tekniği beklenti ve talepleriniz konusunda farkındalığınızı arttırır.

• Problemin dış kaynaklı mı iç kaynaklı mı olduğunu araştırın. Öfkeyi kontrol etmenin en önemli adımı kaynağını netleştirmektir. Sizi öfkelendiren gerçekten karşınızdaki kişinin yaptığı bir davranış mı? Yoksa bir olaya bağlı kişiselleştirdiğiniz düşünceleriniz ve kişisel problemlerinizle ilgili endişe ve kaygılarınız mı? Bu soruları kendinize sorun ve sizi sinirlendiren olayların, kişilerin ve nesnelerin bir listesini yapın. Listenize göre sizi öfkelendiren durumlara alternatifler üretebilirsiniz. Örneğin hergün trafikte öfke patlamaları yaşıyorsanız, başka yollardan gitmeyi deneyebilir ya da otobüs, metro, vapur gibi taşıma araçlarını kullanabilirsiniz.

• Öfkelendiğinizde o ortamdan uzaklaşmaya çalışın. Kendinize zaman ayırın ve bu zaman sizin kişisel zamanınız olsun. Örneğin bir 15 dakika kadar konuşmadan, o sorunla ilgilenmeden uzaklaşıp kendi zamanınıza odaklanın. Kişisel zamanınızda bir kahve içebilir, lavaboya gidip yüzünüzü yıkayabilir, gazete okuyabilir, dışarı çıkıp hava alabilirsiniz.

• Öfke duygunuza ve karşınızdaki kişiye harcadığınız enerjiyi problemin çözümüne harcamaya çalışın. Böylece öfkemizi daha işlevsel bir alana yöneltmiş oluruz. Kendinize öfkeli olmanın hiçbir şeyi düzeltmediğini, size kendinizi iyi hissettirmediğini hatta daha da kötü hissettirdiğini hatırlatın. Unutmayın her problemin bir çözümü mutlaka vardır.

• Karlınızdaki kişiyle konuşurken asla ve her zaman gibi kesin ifadeleri kullanmaktan kaçının. Her zaman geç kalıyorsun”, “bu işi asla tamamlayamazsın” gibi ifadeler öfkeliyken size haklı olduğunuzu hissettirebilir ve daha fazla talepkar davranmanıza neden olabilir. Ayrıca karşınızdaki kişiye de kendini aşağılanmış, küçümsenmiş hissettirebilir bu da sizi çözüm yolundan uzaklaştırır.

• Çözümle ilgili bir plan yapın, adım adım nasıl ilerleyebilirsiniz buna odaklanın, sabırlı olun, çözüm planı hazırlarkenki düşüncelerinizin ya hep ya hiç tarzında olmadığından emin olun. Plan yaparken terslik yaşayabileceğiniz, başarısız olabileceğiniz durumları da hesaba katın.

• En sağlıklı çözüm yolu için iletişimi düzeltmek şart. Hararetli tartışmalarda konuşmalarınızı yavaşlatmaya, vereceğiniz cevaplara odaklanmaya çalışın. Aklınıza gelen ilk şeyi söylemeden durun, ne söylemek istediğinizi düşünün. Aynı zamanda karşınızdaki kişinin ne söylemek istediğini anlamak için iyi ve dikkatli bir dinleyici olmalısınız. “Ben böyle anladım, bunu mu demek istedin?” şeklinde sorularla anladığınız şeyi, yargılamaya ya da sorgulamaya geçmeden karşınızdaki kişiye onaylatın.

• Problem çözmeye çalışırken zamanlamayı mutlaka iyi ayarlamaya çalışın. Örneğin akşam eve gelmişsiniz, yorgunsunuz ve eşinizle ciddi bir konu hakkında konuşuyorsunuz. Bu durumda kavga etme olasılığınız çok yüksek. Bu konuyu sabah ya da daha sonra bir zamanda konuşmak üzere erteleyin.

• Bireysel mesafelendirme tekniği hem sakinleşmenizi hem de sorunlara sağlıklı çözümler üretebilmenizi sağlar. İçinde bulunduğunuz durumu, uzak bir mesafeden izlediğinizi hayal edin. Olaylara, karşınızdaki kişi ya da kişilere ve kendinize dışarıdan bakın.

• Mizahı kullanma sizi öfkeliyken sakinleştiren en kolay yollardan biridir. Bunu yaparken sert, alaycı mizahtan bahsetmiyoruz elbette. Diyelim ki, çok sinirlisiniz ve karşınızdaki kişide üstünüze gelmeye devam ediyor. Böyle bir durumda o kişiyi komik bir şekilde hayal edebilir ya da içinizden o kişiye komik bir ad takabilir ve bu düşünceye odaklanabilirsiniz.

• Çocuklar duyduklarındansa gördüklerini yapma eğilimindedir. Bu nedenle çocuklara ebeveynleri öfke kontrolünü öğretmeli, aynı zaman da bu konuda model olmalıdır. Çocuklarınıza öfke duygusunun normal olduğunu, oyun ve hikayeleştirme gibi yöntemlerle bu duyguyu nasıl sağlıklı ifade edebileceğini öğretin.

Hayat hayal kırıklıkları, acılar ve öngörülemeyen kayıplarla dolu. Maalesef bunu değiştiremezsiniz ama bu tür olayların sizi etkilemesine izin vermemeyi öğrenebilirsiniz. Eğer gerçekten öfkenizi kontrol edemediğinizi düşünüyorsanız, öfkeniz ilişkilerinizi ve hayatınızın önemli noktalarını olumsuz etkiliyorsa, sağlığınızın bozulmasından endişeleniyorsanız, bir uzmandan yardım almayı düşünebilirsiniz.

Bipolar Bozukluk Nedir

Bipolar Bozukluk, kişinin duygudurumunda depresyon ve aşırı coşku (mani) şeklinde iki zıt kutbun yaşandığı bozulmalarla seyreden bir hastalıktır. Bipolar bozukluk kişinin beynini ve dolayısıyla da ruh halini etkileyen, şeker veya kalp hastalığı gibi tıbbi bir hastalıktır. Sebebi kesin olarak bilinmemektedir ancak araştırmalar, beyinde duygudurumun normal düzeyde kalmasını etkileyen bazı anormallikler olduğunu göstermiştir. Bipolar bozukluk ailelerde nesiller boyu görülme eğilimindedir ve bipolar bozukluğun birçok doktorlarca katılım yoluyla geçtiği düşünülmektedir.

Öncelikli olarak belirtmek gerekir ki, Bipolar Bozukluk şizofreni değildir. Bipolar Bozukluk bireylerin ruh halini etkilendiği, duygudurumunun inişler, çıkışlar şeklinde dalgalandığı bir hastalıktır. Duygudurmundaki inişler depresyonu tarif etmektedir. Depresif atakların olduğu ve en az iki hafta süren süreci kapsar. Çıkışlar ise mani dediğimin aşırı coşkulu olma halini tarif eder ve bu durumun en az 1 hafta sürmesi beklenir. Çok şiddetli mani dönemlerinde, işi hezeyanlar (sanrı: ikna yoluyla değiştirilemeyen ve sadece kültürle izah edilemeyen yanlış inançlar) veya halüsinasyonlar (varsanı: sesler duyma veya görüntüler görme) gibi durumlar yaşanabilir. Bipolar Bozukluğun diğer isimleri; İki uçlu Mizaç Bozukluğu, İki uçlu Duygudurum Bozukluğu, Manik Depresif Bozukluktur.

Bipolar Bozukluğu Olan Hasta Yakınları Neler Yaşar

Kronik ruhsal hastalıklar bireylerde sıklıkla yeti kaybı, sosyal ve ekonomik kayıplara neden olur. Bipolar Bozukluk da bu kayıpların en üst sınırlarda görüldüğü bir kronik ruhsal bozukluktur. Bu kayıplar sebebiyle Bipolar Bozukluk tanısı almış kişiler aile içinde ve toplumda, görev ve sorumluluklarını yerine getiremezler, buna bağlı bir takım zorluklar yaşarlar ve sürekli olarak aile bakımı ve desteği almak zorunda kalırlar. Bipolar hastalarının çoğu aileleri ile birlikte yaşamaktadırlar ve aileler çoğu zaman bakım verme rolünü destek almadan gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Bakımı veren kişi ve diğer aile üyeleri hastanın durumuyla ilgili çeşitli zorluklarla karşılaşmaktadırlar ve stres, anksiyete, depresyon, utanç, suçluluk, korku, çaresizlik, zorlanma, endişe ve umutsuzluk gibi duygular yaşamaktadırlar. Bunun sebebi taşıdıkları yüklerdir. Yük; gelir kaybı, sosyal etkinliklerin kısıtlanması, ev ortamındaki gerginlik, hastanın rahatsız edici davranışları, artan zaman ve para tüketimi şeklinde ifade edilebilir. Eleştirici, baskıcı, aşırı koruyucu ve aşırı boyun eğici tutum, duygusal yönden aşırı müdahale bu yükü arttırır. Hasta yakınları için zor olan bir diğer durum ise damgalanmadır. Çevrenin olumsuz inanç ve tutumu nedeniyle hasta ve yakınlarını toplumdan izole olmakta, tanıyı etraftan gizleme eğilimi göstermekte ve tedavi için istekte bulunmamaktadır.

Hastalığın karakterinde olan iki zıt kutbun inişler çıkışlar şeklinde yaşanması hasta kadar çevresini de olumsuz etkiler. Özellikle beraber yaşadığı ya da bakım veren kişi bir manik atak sırasında hastanın saçma ve çirkin istekleri, öfke patlamaları, sorumsuz kararlarıyla başa çıkmak zorunda kalabilir. Hatta bu atak geçtiğinde bile o dönemin sonuçları ile baş etmek zorunda kalabilirler.

BU ZORLUKLARLA NASIL BAŞ EDEBİLİRSİNİZ

• Hastanın tedaviye ve içinde bulunduğu duruma uyumu çok önemlidir. Ailenin gönüllü veya zorunlu olarak hastanın bakım sorumluluğunu yürütmesinden dolayı ailenin tedaviye etkin bir biçimde katılması gerekir. Bu hastanın uyumunu kolaylaştırır. Hastalığın doğası, seyri, semptomlar, tedavisi ve sonuçları hakkında bilgi sahibi olmak ilk hedefiniz olmalı.
• Hataları hoş karşılamak, hastanızın suçluluk duygusunu azaltır. Yapmakta olduğu işi yavaş ya da yanlış yapıyorsa hemen elinden almayın. Her şeyi üstlenmek hem sizin yükünüzü hem de hastanın suçluluk ve başarısızlık duygusunu arttırır. Yakınlık-mesafe ve aşırı ilgi-ihmal arasında dengeyi bulmak gerekir. Bazı sınırlar içinde bağımsızlıklar verebilirsiniz. Sizin için çok önemli durumlarda ( temizlik vb.) yardım edin ve tehlikeli olan işlerde devreye girin.
• Bipolar Bozukluğu olan kişileri bir uzmana yönlendirmek çoğunlukla zordur. Damgalanmaktan korktukları için, Bipolar Bozukluk olasılığını kabul etmek zor olduğundan, manik dönemde kendini iyi hissettiği ve bir problem olduğunu fark edememesinden, depresyon döneminde de yardım ve tedavi için enerjisi ve motivasyonu olmayışından uzmana gitmeye yanaşmazlar. Böyle bir durumda Bipolar Bozukluk nedeniyle değil, belirli bir neden için uzmandan yardım almayı önerebilirsiniz. (Uyku problemi, yorgunluk, sinirlilik gibi).
• Bipolar Bozukluğu olan kişiler genelde yardım istemek konusunda isteksizdir. Bu nedenle anlayışlı olun, onları bu konuda cesaretlendirin.
• Sabırlı olun. Hızlı bir iyileşme ya da kalıcı bir tedavi beklemeyin. Bipolar Bozukluğu yönetme yaşam boyu devam eden bir süreçtir.
• Eğer sinirli ya da suçlu hissediyorsanız, bunun kimsenin hatası olmadığını hatırlayın.
• Hayal kırıklığı ve kırgınlık çoğunlukla gerçekçi olmayan beklentilerimizden kaynaklanır. Kendi sınırlarınızı bilin; ona yardım edebilirsiniz ancak kişiyi Bipolar Bozukluktan kurtarmak ya da kendisini daha iyi yapmak sizin değil o kişinin elindedir. Onun sınırlarını bilin; kendi ruh halini kontrol edemez. Bu çerçevede gerçekçi beklentiler oluşturun.
• Hastanız her sevindiğinde ya da üzüldüğünde hastalanıyor diye hemen endişelenmeyin. Hastalığı ve günlük değişen ruh hali arasındaki farkı ayırt etmeye çalışın. Herkes gibi kendini gün içinde iyi ya da kötü hissediyor olabilir.
• Açık ve dürüst bir iletişim kurun. Onu doğru bir şekilde dinlemeye çalışın. Kendi duygu ve düşüncelerinizi, endişelerinizi sevgi dolu bir şekilde paylaşın.
• Stresi azaltın. Onun hayatında stresi azaltmanın yollarını arayın. Günlük rutini belirlenmesi ( yemek saati, uyku saati gibi gün içinde yapılması gereken aktivitelerin zamanlarının belirlenmesi) stresi azaltmanın başlıca yollarıdır.
• Hastalıkta yeni bir atak, seyrinde kötüye gidiş gibi durumlarda en kısa sürede uzmana başvurunuz. Bu nedenle hastalığın nüks uyarı işaretlerini izleyin.
Mani Uyarı İşaretleri: – Az Uyku
– Yükselmiş Duygudurum ( Aşırı coşku, sevinç, neşe…)
– Hızlı Konuşma
– Etkinlikte Artış
– Huzursuzluk
– Sinir ve Saldırgan Davranışlar

Depresyon Uyarı İşaretleri: – Yorgunluk, Uykusuzluk
– Daha Fazla Uyku
– İlgi Kaybı, Etkinliklerde Azalma
– İştah Değişimi
– Sorunlara Aşırı Konsantre Olma
– İçe Kapanma

• Kendi yaşamınıza odaklanın; plan ve faaliyetlerinizi devam ettirin, sosyal etkinliklere katılın, gerektiğinde hastanızın bakımıyla ilgili diğer aile üyelerinden yardım isteyin. Unutmayın, ona yardım etmek ve bu süreci başarılı yönetmek için hem duygusal hem de fiziksel olarak kendinize bakmak zorundasınız.

Hiç oturmuyor, koltuk tepelerinden inmiyor, derste/sinemada oturduğu yerde kıpırdanır durur, otursa bile eli kolu boş durmaz, sürekli bir şeylerle oynar. Sürekli konuşur, tekrar tekrar aynı soruları sorar ama cevabını dinlemez.’

‘Günlerce önce yaptıklarını hatırlar, birkaç dakika önce söylediğim şeyi (derste biraz önce anlatılan konuyu) hatırlamaz. Saatlerce kalkmadan bilgisayarda oyun oynayan çocuk 10 dakika ödevin başında oturamaz. Biz başında oturmadan ödevine başlayıp kendi kendine tamamlayamaz. Sürekli eşyalarını unutur, kaybeder. Evin içinde aradığını bir türlü bulamaz. Bir oyuncak ister, 10 dakika oynar, bıkar. Birini bırakır diğerine geçer.’

‘Her gün düşüp başka yerini incitir. Bir tepsiyi düzgün taşınamaz. Artık kaçıncı sınıfa geldi, hala yazı yazmamak için bin takla atar, zaten yazısı da zor okunuyor. Defterini düzgün tutmayı da öğrenemedi.’

‘Hayır cevabını kesinlikle kabul etmiyor, basıyor feryadı. Hiç bir lafımızı dinlemiyor, yapma dediğimizi inadına yapıyor adeta. ‘

Bu ifadeler size tanıdık geliyor mu?

Bir çok anne baba ve öğretmenden duyabileceğiniz şikayetlerdir bunlar. Bahsi geçen çocuklardan bir kısmı dikkat eksikliği/ hiperaktivite bozukluğundan müzdarip çocuklardır.

Peki bu bozukluk nedir? Belirtileri ve nedenleri nelerdir? Kimlerde görülür? Tedavisi var mıdır? İlaç kullanmak şart mıdır?

Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu çocuklukta başlayan ergenlik ve yetişkinlikte de devam eden, kişinin hayatını ciddi boyutlarda olumsuz etkileyen psikiyatrik bir bozukluktur. Bu bozukluğa sahip bireylerde sinir sistemindeki (beyindeki)bazı işlevler gerektiği gibi çalışmadığı için bir çok alanda zorluklar yaşanır, sanıldığı gibi ‘istese yapar’ durumu söz konusu değildir aslında.

Bu bozukluğun 3 temel belirtisi vardır:
1- Dikkat eksikliği
2- Aşırı hareketlilik
3- Dürtüsellik

Amerikan Psikiyatri Birliği’nin bu özellikler için belirlediği kriterler şunlardır:

Dikkat eksikliği kriterleri:
1- Belirli bir işe dikkatini vermekte zorlanır.
2- Dikkati kolayca dağılır.
3- Dikkatsizce hatalar yapar.
4- Başladığı işi bitiremez.
5- Kendisiyle konuşulurken dinlemiyormuş gibi görünür.
6- Görev ve etkinlikleri düzenlememe zorlanır.
7- Yoğun zihinsel çaba gerektiren işleri yapmaktan kaçınır. (ev ödevi, performans ödevi, okul etkinlikleri gibi)
8- Etkinlikler için gereken eşyalarını kaybeder.
9- Günlük etkinliklerde unutkandır.

Dikkat eksikliği olabilir diyebilmek için, bu belirtilerden en az 6 tanesinin en az 6 ay boyunca, birden fazla ortamda (hem evde hem okulda) görülüyor olması gerekir.

Hiperaktivite (aşırı hareketlilik) kriterleri:
1- Eli ayağı kıpır kıpırdır.
2- Oturduğu yerde duramaz.
3- Gereksiz yere sağa sola koşturur, eşyalara tırmanır.
4- Sakince oynamakta zorlanır.
5- Sürekli hareket eder, sanki motor takılmış gibidir.
6- Çok konuşur.

Dürtüsellik kriterleri:
7- Sorulara sorunun bitmesini beklemeden yanıt verir.
8- Sırasını beklemekte zorluk çeker.
9- Başkalarının sözünü keser ya da oyunlarında araya girer.

Hiperaktivite ve dürtüsellik olabilir diyebilmek için, bu belirtilerden en az 6 tanesinin en az 6 ay boyunca, birden fazla ortamda (hem evde hem okulda) görülüyor olması gerekir.

Bu belirtilerin hepsi hemen her çocukta zaman zaman gözlenir. Eğer belirtiler çok yoğun ve sık yaşanıyorsa, sosyal ve akademik hayatı olumsuz etkiliyorsa, birden fazla ortamda görülüyorsa bozukluktan şüphelenmek gerekir.

Dikkat Eksikliği

Bir çocukta dikkat eksikliği olup olmadığını değerlendirirken çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini, yaptığı işin zorluk derecesini (yaşına uygunluğunu) göz ardı etmemek gerekir. 3 Yaşındaki çocuğunuzun 45 dakika boyunca zihinsel bir görevle meşgul olmasını beklemek gerçekçi olmayabilir. Çocuğun yaşı büyüdükçe ve akademik deneyimi arttıkça dikkati toplama ve sürdürme becerisi de gelişir.

Dikkat eksikliği olan çocuk, dikkatini belirli bir noktaya toplamakta zorlanır. Dikkatini topladığında ise yaşına göre çok kısa sürer. Dikkati kolayca dağılır, dikkatsizce hatalar yapar. Dikkatinin kolayca dağılması o anda içinden gelen başka bir şey yapma isteğine karşı koyamamasıyla açıklanabilir. Ödevi bırakıp yöneldiği uğraş genelde ödev yapmaktan daha çok hoşuna giden bir şeydir. Bu yüzden saatlerce bilgisayar oynayıp TV seyredebilir.

Dikkat eksikliği olan bir çocuğun zekası normal olsa bile dikkatini toplamakta zorlandığı için öğrenme güçlüğü de yaşayabilir, okulda başarısız olabilir. Yaşadığı zorluklar, istek ve azmini de olumsuz etkileyerek okuldan soğumasına neden olabilir.

Aşırı Hareketlilik (Hiperaktivite)

Çocuklar yetişkinlerden daha çok hareket etme ihtiyacı duyarlar, hem her geçen gün gelişen kas becerilerini kullanmak ve zorlamak isterler hem de hareket ederek öğrenirler. Çocuk, yaşına, gelişim düzeyine uygun olmayacak şekilde sürekli hareket halindeyse hiperaktivite düşünülebilir. Hiperaktif çocuk, yerinde duramaz, otururken bile huzursuz bir şekilde kıpırdanır, elini ayağını sürekli hareket ettirir. Sınıf içerisinde ders sırasında bile oturmayan, sürekli dolaşan çocuk bu gruba girebilir.

Çok konuşmak ta hiperaktivite belirtilerinden biridir. Hiperaktif çocuğun konuşması dağınıktır, konudan konuya atlar, artarda sorular sorar.

Dürtüsellik

Çocuğun davranışlarını kontrol edememesidir. Durup düşünmeden, planlamadan aklına eseni yapar. Davranışının ortama, duruma ve zamana uygun olup olmadığını değerlendirmeden hareket eder. Acelecidir. İsteklerini erteleyemez, bu yüzden ‘hayır’ cevabına aşırı tepki gösterebilir. Konuşanın sözünü keser, aklına geleni söyler.

Dürtüsel davranan çocuk, okul yönetimi ve yaşıtlarıyla başını derde sokabilir, ceza alabilir. Ergenlikte sigara/madde kullanma ve suç işleme riski artar.

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu 3 tipte görülür: dikkat eksikliği önde olan tip, aşırı hareketlilik önde olan tip ve birleşik tip. Dikkat eksikliği önde olan tipte çocuğun dikkat problemi vardır ama aşırı hareketli değildir. Aşırı hareketliliğin önde olduğu tipte çocuk aşırı hareketlidir, dikkat eksikliği belirgin değildir. Birleşik tipte tüm belirtiler görülür; bozukluğa sahip kişilerin çoğu bu gruba girer.

Dikkat Eksikliği/ Hiperaktivite Bozukluğu’nun Sebepleri Nelerdir?

Yapılan çalışmalar söz konusu bozukluğun sadece çevresel etkenlerden (ailede stres, yanlış anne-baba tutumları, sosyal problemler, duygusal/ cinsel istismar, travma, parçalanmış aile gibi) kaynaklanmadığını göstermiştir. Dikkat eksikliği/ hiperaktivite bozukluğunun en önemli sebebi genetik mirastır. Bu bozukluk genlerle geçen, doğuştan gelen bir bozukluktur. Bunun yanında, çevresel faktörler durumu kötüleştirebilir ya da tam tersi çocuğa destek olabilir.

Dikkat eksikliği/ hiperaktivite bozukluğu olduğundan şüphelenilen çocuğun durumunu mutlaka bir psikiyatrist değerlendirmelidir. İlaç tedavisi mutlaka, psikoterapi, sosyal beceri eğitimi, anne-baba ve öğretmen eğitimleri ile desteklenmelidir. Bu bozukluğun tedavisi bütüncül bir yaklaşımla, çocuğun, ailenin ve sosyal çevreni eğitimini de içeren uzun soluklu bir süreçtir.