Mevsimlerin doğa ve insanlar üzerinde büyük etkisi vardır. Doğa sonbaharda nasıl solarsa, ağaçlar yapraklarını döker, çiçekler boyunlarını bükerse, insanlar da fiziksel ve psikolojik olarak etkilenirler. Aynı doğa olayları gibi sonbaharda insanların ruhsal enerjileri düşüşe geçer ve birtakım sıkıntıları beraberinde getirir. Bir diğer adı da Mevsimsel Duygudurum Bozukluğu olan Sonbahar Depresyonu yaklaşık olarak Kasım ayında başlar ve Mart ayına kadar sürer. Güneş ışığındaki azalmaya bağlı olarak yaşanan, depresif atakların başlama ve düzelmesinin mevsime bağlı olmasıyla karakterize olan bu ruhsal değişim depresyonun bir çeşididir. Her yıl aynı dönemde ortaya çıkar ve her yıl aynı süre içerisinde etkileri azalır.

Mevsimsel değişikliklerin insan üzerindeki etkisi 1900lü yılların başından beri merak ve araştırma konusu olsa da bu ruhsal değişim, ilk kez 1984’de Rosenthal ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmalar sonucu bazı tanı kriterleri konarak Mevsimsel Duygulanım Bozukluğu adını almıştır.

OLUŞUMUNDA ROL OYNAYAN FAKTÖRLER

Sonbahar Depresyonu için tam olarak bir neden söylenemese de yapılan araştırmalar ilişkili olan bazı faktörler belirtmektedir. Bunların en önemlisi, azalan güneş ışığına bağlı oluşmasıdır. Güneş, melatonin hormonunun üretimini azaltır ve serotonin üretimini arttırır. Yaz aylarında daha enerjik, daha özgüvenli, daha üretken, neşeli ve hareketli olmamızın sebebi de budur. Melatonin, karanlıkta üretilen bir hormondur. Bu hormon insanın fiziki hareketlerini yavaşlatan, uyku gereksinimini arttıran özelliklere sahiptir. Bir nevi sakinleştiricidir. Uzun vadede ruh halini olumsuz etkiler, insan düzenli yorgun ve uykusuz hisseder. Zihinsel ve fiziksel anlamda düzenli yorgunluk hissi üretkenliği ve verimliliği azaltır. Kışın gece süresinin uzun olması, havanın kapalı olması daha çok melatonin salgılanmasını sağlar. Bu sebeple sonbahar depresyonunun kutuplara yakın ülkelerde görülme sıklığı artmaktadır.

Sonbahar solan renkleri, yarattığı hüzünlü hava insanlarda ölümü çağrıştırır. Yazın enerjik günlerin bitmesi, kapalı hava ve artan sorumluluklar sonbahar depresyonu için zemin hazırlar. Aynı zamanda genetik yatkınlık da sonbahar depresyonu riskini arttırır.

Yapılan araştırmalara göre kadınlarda görülme sıklığı erkeklere oranla dört kat fazladır. Bunun nedenler arasında menopoz, iş yaşam dengesi, ailedeki rolü gibi maddeler sıralanabilir. Aynı zamanda evin ağır sorumluluğu da kadınlar için stresör olabilmektedir. Yemek, temizlik, çocuk bakımı, çocukların okul ve dersleri gibi sebepler önde gelmektedir. Üreme yılları içerisinde kadınların sonbahar depresyonuna yakalanma riski artmaktadır.. Aynı zamanda literatürde kalıtım ve stres gibi faktörlerle ilişkili bulunmuştur.

BELİRTİLERİ NELERDİR

En sık karşılaşılan belirtiler;

• Çabuk yorulma
• Enerji kaybı
• Ümitsizlik
• İştahsızlık
• Uyku Bozukluğu
• Yeme Bozukluğu
• Suçluluk duygusu
• İsteksizlik
• Kendini değersiz hissetme
• Çabuk yorulma
• Sinirlilik
• Karamsarlık
• Özgüvende azalma
• Sorun çözme becerilerinde azalma
• Yoğun kaygı
• Konsantrasyon bozukluğu
• İş ya da diğer etkinliklere ilgi kaybı
• Sosyal içedönme
• İntihar ve ölüm düşünceleridir.

NASIL TEŞHİS KONULUR

Sonbahar depresyonu için yapılabilecek bir tahlil ya da test bulunmamaktadır. Doktora başvurduğunuzda tanı koymak için size var olan belirtiler, bunları ne kadar süredir yaşadığınız, sıklığı gibi birtakım sorularla tanı kriterlerine uyup uymadığınız değerlendirilir. Daha sonrasında ise benzer belirti gösteren hastalıkları ekarte etmek için fizik muayene ve kan testleri yapılabilir.

TEDAVİ YÖNTEMLERİ NELERDİR

PSİKOTERAPİ

Olumsuz duygu, düşünce ve davranışların üzerinde kontrol sağlanması açısından psikoterapi özellikle depresif atakların olduğu dönemde fayda sağlar.

İLAÇ TEDAVİSİ

Başvurduğunuz doktorunuzun yönlendirmesinde kullanacağınız ilaçlar, ruhsal anlamda rahatlama sağlar. Genelde bu ilaçlar beyinde eksilen serotonin hormonunun arttırılmasına yöneliktir.

FOTOTERAPİ

Fototerapi ilk kez 1986 yılında Uluslar arası Ruh Sağlığı Enstitüsü tarafından yürütülen bir çalışmada uygulanmıştır. Sonbahar depresyonu tanısı konmuş kişilere parlak ışık tedavisi uygulanmış ve %80inde başarılı sonuç elde edilmiştir. Fototerapide, parlak güneş ışığı etkisi verecek şekilde geniş yayılım gösteren floresan ışığı kullanılır. Işık hastanın bir metre uzağına konulur ve günde iki-dört saat arası ışığa maruz bırakılır ve dakikada bir kez ışığa bakması istenir. Morano ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalara göre fototerapi, kısa sürede etki sağlamakta ancak tedavi kesildiğinde yararları yok olmaktadır.

Son günlerde Avrupa da ışık kutuları kullanılmaya başlanmıştır. Belirli bir düzeyde ışık saçan bu kutular evde, işyerinde rahat bir kullanıma sahiptir. Televizyon izlerken, kitap okurken, yemek yerken yanınızda bulundurabileceğiniz ışık kutuları aynı zamanda saat ayarlıdır. Sabah uyanma saatinize göre kendisi açılır ve böylece melatonin daha az salgılanır, vücuttaki serotonin miktarı artar, kişi daha dinç ve zinde uyanır.

Sonbahar depresyonu günlük rutinde işlevselliği bozabilmekte ve kişiyi intihara kadar sürükleyebilmektedir. Bu nedenle bir profesyonelden yardım almak gereklidir. İlerleyici bir hastalık olması sebebiyle erken müdahale önemlidir ve tamamen tedavi edilebilir bir hastalıktır.

ÖNLEME VE BAŞ ETME YOLLARI

Güneş ışığından olabildiğince fazla yararlanmaya çalışın. Hava kapalı olsa bile doğal gün ışığı iyi gelir. Öğle yemeğini dışarıda yiyebilirsiniz, en çok güneş alan odada ve pencere kenarında oturmaya özen gösterin. İç mekanlarda bulunmak zorundaysanız bulunduğunuz ortamda doğal ve güneş ışığı etkili aydınlatmaları, açık renk kumaş, mobilya ve perdeleri tercih edin.

Beslenmenize dikkat edin. Yağlı ve karbonhidrat bakımından zengin olan besinlerden uzak durmaya çalışın. Bunun yerine vitamin ve mineral bakımından zengin gıdalar tüketin. Tahıl ve meyve tüketmeye özen gösterin. Mevsim nedeniyle bulunmayan meyvelerin kurusunu tercih edebilirsiniz. Alkol ve kahve tüketimini sınırlandırmaya çalışın. Alkol ve kafein kısa süreliğine iyi hissettirebilir ancak uzun vadede anksiyete, kas gerginliği ve sindirim sorunları gibi problemlere neden olabilir. Etrafınızda parlak ve renkli objeler bulundurmaya çalışın. Hafif ve rahat giysiler tercih edin.

Sosyal aktivitelere ağırlık verin. Yürüyüş ya da koşu gibi egzersizler size kendinizi daha iyi hissettirecektir. Gün içinde hareketli olmaya çalışın. Mümkün olduğunca yalnız kalmaktan kaçının. Hareketli ve pozitif insanlarla yapacağınız aktiviteler size de enerji verecektir. Dernekler gibi kuruluşlara üye olup, gönüllü aktivitelere katılabilirsiniz.

Bir arkadaşınıza ya da tanıdığınıza iyi gelen, size önerilen ilaçları kesinlikle kullanmaktan kaçının. Doktorunuzun tavsiyesi olmayan ilaçları kullanmayın.

Günlük plan yapmak günlük rutininizi bozmamak adına size fayda sağlayacaktır. Günlük planınıza hem yapmak zorunda olduğunuz işleri hem de hoşunuza gidebilecek aktiviteler ekleyin. Bu dönemde yaşanan isteksizlik, keyifsizlik, ilgisizlik nedeniyle canınız hiçbir şey yapmak istemeyebilir. Böyle durumlarda eskiden yapmaktan keyif aldığınız şeyleri düşünün. Kendinize yeni hobiler bulmaya çalışın.

Kendinizi iyi hissetmeye başlayıncaya kadar hayatınızla ilgili önemli kararlar almaktan kaçının.

Bir yakınınız sonbahar depresyonu yaşıyor ise, nasıl yardımcı olabilirsiniz?

• Onunla daha çok vakit geçirin,
• Bunun geçici bir dönem olduğunu anlatın,
• Tedavi planları için yardımcı olun, cesaretlendirin,
• Güneş ışığından faydalanmasını sağlamak amacıyla evden dışarı çıkarın ve yürüyüş gibi aktiviteler planlayın.

Merkezi sinir sitemi beyin ve omurilikten oluşur. Burada iki çeşit hücre bulunur, bunlar gri ve beyaz maddedir. Gri madde nöron adı verilen sinir hücreleridir. Beyaz madde beyindeki sinir hücreleri (nöron) arasında ve bunlar ile vücudun diğer bölümleri arasındaki sinyallerin iletimini sağlar. Multipl Skleroz (MS) merkezi sinir sisteminde bulunan beyaz maddede plak şeklinde hasarlı bölgelerin oluşmasıyla ortaya çıkan kronik bir hastalıktır. Sinir sisteminde etkilediği bölge ve derecesine göre, hastalığın tipi, seyri ve şiddeti değişiklik gösterir. Genetik bir hastalık değildir; aileden geçmez. Nedeni tam olarak bilinmemektedir. Teşhisi için kullanılan özel bir test yoktur.

Belirtiler de çok çeşitlidir:

Uyuşukluk, karıncalanma
Denge kaybı
Yorgunluk
Konuşma bozukluğu
Cinsel işlev bozuklukları
Hafıza problemleri
Depresyon gibi.

Hastalığın tuttuğu bölgenin işlevinde bozulma veya kayıp yaşanır. Örneğin beynin görmeyle ilgili bölgesini tuttuysa, hastanın görme becerisinde bozulma ya da kayıp olur.

Diğer birçok kronik hastalık gibi MS de sadece hastanın fiziksel sağlığını değil ruhsal ve zihinsel sağlığını da olumsuz etkiler. Duygusal problemler genellikle teşhisin konulmasından hemen sonra başlar. Değişen belirtiler ve ne zaman geleceği belli olmayan ataklar hastanın duygudurumunu olmsuz etkiler. Hasta teşhisle birlikte hayatının birçok alanında değişiklikler yapmak zorunda kalır. Aile ve arkadaşlar hastaya destek olsa da onlar da üzülürler ve stres hastalığın seyrini kötüleştirir. Hastanın ve de yakınlarının bu durumla kendi başlarına başetmeye çalışmaları gerekmez; profesyonel psikolojik destek almak en doğrusudur.

Hastanın ruh sağlığını desteklemek için yapılması gereken pek çok şey vardır.

MS hastalarının nerdeyse yarısı aynı zamanda deepresyon teşhisi almaktadır (A.Corchado& C.Butler). Psikolojik destek hastalığa bağlı gelişen depresyonla başetmede etkili olacaktır. MS’li hastaya verilen destek birçok öğe içerir. ANtidepresan tedavisi nmlardan biridir. Bunun için bir psikiyatriste baş vurmak gerekir. İlaca ek olarak egzersiz önerilir. Fiziksel aktivite(egzersiz) yapan kişilerde yorgunluk ve depresif belirtiler azalır (Motl, 2009). Stresi azaltmaya yarayan çalışmalar gevşeme teknikleri ve görsel imajinasyonu içerir (O’Sullivan, 2007).

Hastanın sosyal hayatını sürdürmesi, eğer zayıfsa güçlendirmesi önerilir. Arkadaş grupları, aktivite grupları dışında hastalıkla ilgili destek ve paylaşım gruplarına katılması için teşvik edilir. Paylaşım grupları hem hastalara hem de hasta yakınlarına ‘yalnız olmadıklarını’ hissettiriyor; sosyalleşmelerini, pratik çözüm ve hastalıkla ilgili bilgi ve gelişmeleri takip etmelerini sağlıyor.

Psikoterapi ilaç desteği ve sosyal desteğe ek olarak verildiğinde bütüncül bir tedavi tamamlanmış olur. Psikoterapiyle sağlanan faydalar (J.Boot, K.Mutch, M.Boggild, 2008) şöyle sıralanabilir:

-Duygudurumun daha iyi yönetilmesi
-Stresle ve duygudurum dalgalanmalarıyla daha iyi baş edebilme -Günlük aktivitelerin artması -Daha memnun edici ilişkilerin kurulması -İntihar düşüncelerinin azalması -Geleceğe umut ve kendine güvenin artması -Zorlukların daha iyi anlaşılması (yakınlar için)

Hasta yakınların hastalıkla ilgili eğitilmesi gerekiyorsa psikolojik destek verilmesi hastanın ruh sağlığını da olumlu etkiler. Hastalığı tanıyan hasta yakını hastaya hangi konuda nasıl destek (yaşanan yerde yapılacak değişiklikler gibi) olabileceğini bilir, iyi niyetle yapılan yanlışlardan uzak durur. Hasta yakınlarında tükenmişliğe bağlı depresyon yaşanabilir; böyle durumlarda mutlaka profesyonel yardım aranmalıdır.

Kronik hastalıklar ruh sağlığını olmsuz etkiler. Hastalığın tıbbi tedavisi devam ederken hastanın psikolojik destek alması zorunlu değilse de gereklidir. Profesyonel destek hastalığın seyrini iyileştirmekle kalmaz aynı zamanda hastanın tedaviye uyumunu ve genel yaşam kalitesini arttırmasına yardım eder.

Ara 31

Ergenlik Çağı

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 1578

Ergenlik dönemi insan yaşamının en gergin,en buhranlı dönemi olarak adlandırılabilmektedir.bu yüzden halk arasında “buhran çağı” “delikanlılık” “ateşli gençlik” “kabına sığmazlık” olarak adlandırılabilmektedir.ergenlik sürekli bir değişimi ifade eder.aslında her bir değişim gelişimi,bir diğer basamağa çıkmayı ifade eder.peki ergenlik ne zaman başlar?bu sürekli tartışılır ve net bir söylem açıkçası zordur.ama ortalama 11-12li yaşlarda başlar ve 20li yaşlara kadar devam eder.bu sebeplerden 3 evreye ayrılır:

1)buluğ(erinlik): kızlarda 11-13,erkeklerde 13-15 yaşları arasında belirgin olarak fark edilir. 2)orta dönem:13-15 li yaşlardan 17li yaşlara kadar devam eder. 3)son dönem:18li ve 20li yaşlarda görülür.

İlk dönem:

Buluğ dönemi fizyolojik değişikliklerin en çok olduğu dönemdir.boy uzar,kızlarda göğüsler belirginleşir,erkeklerde ses kalınlaşır,vücut hatları belirir.kızlardaki hatlar daha kıvrımlı ve kadınsı,erkeklerde ise omuzlar geniş ve kalça dar olur.koltuk altı ve cinsel organ bölgelerinde tüylenmeler oluşur.özellikle cinsiyetle ilgili bir takım değişiklikler olur.kızlarda östrojen,erkelerde androjen hormonu salgılanır.kızlarda mens dönemi,erkeklerde erkeklik organının gelişmesi oluşur.bu durum gencin vücuduna yönlenmesine ve sürekli vücuduyla ilgilenmesine sebep olur.böylece genç kendiyle yer yer çelişir.bir yandan gelişmeleri görürken bir yandan bu durumun güzel-çirkin yanlarıyla çelişir,kaygı yaşar,sıkılıp üzülür.hatta utanır,içine kapanır,çevreden uzaklaşır.bir yandan da kendini yetişkin grubunda görüp gururlanır,değişiklikler onun hoşuna gider.göğüslerini ortaya çıkara dargiysiler giyer.aynı yönden erkek sakalından iğrenirken bir yandan da daha güçlü çıkması için traş olmak ister.sürekli bir çelişki içerisindedir.

Orta dönem:

Durumları kendi açısından değerlendirir.agresiftir,benmerkezcidir.yaşadığı problemleri gözünde büyütür.HEP EN KÖTÜYÜ O YAŞIYORDUR(!).hep o olumsuzlukla o karşılaşıyordur(!) ya da hep onun annesi ya da babası en kötüdür(!).çabuk kızar,saldırganlaşabilir.her şeyi en uçta yaşar.başka birinin bir gülümsemesi onu mutluluğun doruklarına çıkarabilirken asık bir yüz onu kaygının,mutsuzluğun en uç noktasına taşır.kendisi evrenin merkezindedir ve çok etkindir.en pasif olanlar ise anne-babadır.anne-babayı aşağılar-küçümser.derslere ilgisi azdır.aşırı özgürdür,sorumluluk yüklenmek istemez.yiyeceğine ,eve giriş çıkış saatlerine karışılmasını istemez.alabildiğince özgür ve sorumsuzdur..

Son dönem:

Bu farklılığını fark etmeye başlar.kendine hedefler koyar ve hedeflerinin peşinden gider.maratoryum(arayış)dan uzaklaşmıştır.fakat şimdi de yeni çıkmaya başladığı bu dönemde yoğun kaygılar yaşar.güven-güvensizliği gelişir.fakat bu dönemde dini kimliği ile ilgili sorgulamaya geçer,kişisel görüşleri oluşmaya başlar ve bazı şeylerde netleşir.yavaş yavaş gençlik dönemine girer.

Vücuttaki değişikliklerin etkisi:

Ergen vücudundaki değişiklikleri fark etmesiyle bir bocalama dönemine girer.ayna onun en sevdiği ,en yakın arkadaşıdır.odası ise onun dünyası olmaya başlamıştır.bu değişikliklerle birlikte bazı gelişim dönemleri beraberinde gelir. 1)zihinsel gelişim: Çok yönlü düşünür,projeler üretir.sürekli bir arayışta olmasına rağmen yavaş yavaş ideallerini ortaya koyar.hedefler planlar,problem çözme becerisine sahip olmaya başlar.kendi ve toplumla ilgili ilgi-yetenekleriyle ilgili farkındalığı artar.doğru-yanlışı değerlendirir,ayırır. 2)sosyal gelişim: Toplumla bütünleşir,çabalar.aileden bağımsızdır,ayrı bir ferttir.anne-baba dışında herkesle iyi bağ kurmaya gayret eder.kendini yeni gruplara ait hisseder.anne-babaya meydan okuma dönemidir.giyim zevki gelişir.dostları olur.konuşma değişir,üslup değişir. 3)fiziksel gelişim: Dengeli beslenme onlar için önemlidir.gelişigüzel beslenme büyüme -gelişme çağında olduklarından çok önem arzeder.kızlar ergenliğe erkeklere oranla daha önce girerler,daha erken gelişirler. Dış görünüşe fazla önem verilir(anoreksiya-nervoza bu dönemde yoğun görülebilir)sivilceleri çıkar,terlemeler başlar,öz bakım önemlidir.sakarlıklar ,kamburluklar,vücut posturunda farklılaşmalar olur.

Ara 25

Hayır Deme Sanatı

by eiza ajans in Makaleler 0 comments 1936

İnsanoğlu çevresi tarafından takdir ve kabul edilmek arzusu içindedir. Hepimiz alçak gönüllülüğün önemli bir erdem olduğunu bilerek büyüdük ve mütevaziliğin de yıllar içinde, kabul görmenin en önemli unsuru olduğunu görerek öğrendik. Bir topluluk içine girdiğimizde herkes bizi sevsin, kabul etsin ve değer versin istiyoruz. Bunun için fazlasıyla çabalıyor ve genelde kendimizi olduğumuzdan farklı göstermeye uğraşıyoruz. Bir süre sonra giydiğimiz bu elbise bize dar geliyor ve sıkıntı yaşamaya başlıyoruz.

Rahatsız olduğumuz şeyleri söylemediğimiz, göstermediğimiz ve reddetmediğimiz için bu durumlara uzun süre katlanmak zorunda kalıyoruz ve bu sıkıntıyı içimizde biriktirmeye başlıyoruz. Bazılarımız bunu içinde saklamaya devam edebilirken ama için için sıkıntı çekerken, bazılarımız da dayanamayacağımız noktaya geldiğimize fevri ve yersiz çıkışlarla kendimizi haksız konuma düşürebiliyoruz.

Bazı zamanlarda kırıcı olmamak için, bazen çekindiğimiz için, bazen de sadece gerginlik olmasın diye net bir şekilde “hayır” demek yerine, hayır anlamına gelecek imalarda bulunuyoruz ya da beyaz yalanlar söylüyoruz. İşte kısır döngü burada başlıyor. Kendimize böyle davranarak biçtiğimiz kıyafet zamanla bir yüke dönüşüyor. Sözlerimizle ifade etmediğimiz şeyler genellikle anlaşılmıyor ya da daha kötüsü kendimizi yanlış tanıtmamıza sebep oluyor. İsteklerimizi söylememeyi önemli bir değer saydığımız için karşımızdaki kişiler bizi anlamayınca, tanıyamayınca, istediklerimizi karşılamayınca kendimizi değersiz hissediyoruz. Oysa ne istediğini, kendine güvenerek ve cesur davranarak net ve zamanında söylemek iletişimin ilk basamağı. Karşılıklı anlaşmayı ve uzlaşmayı uyum sağlamak olarak algıladıkça ve gerilimsiz hayatımızı koruma amacıyla “evet” dedikçe aslında kendimizi gün be gün daha fazla köşeye sıkıştırdığımızı fark etmiyoruz. Genellikle kendimiz için “hayır” demiyoruz, diyemiyoruz. Hayır diyememenin en önemli nedenlerinden biri yalnız kalma ve kaybetme korkumuz. Yalnız kalmamak, sevilmek, onaylanmak için söylemediğimiz her “hayır”, etrafımızdakiler için birer “evet”. Ve bu “evet”ler bize her an yeni yükümlülükler, görevler, sorunlar, kaldıramayacağımız yükler getirebiliyor. Alışveriş merkezinde ağlamasın, tutturmasın diye çocuğuna hayır diyemeyen bir ebeveyn, patronunun onayını almak için her türlü işin altına giren bir çalışan, dostlarını kaybetmemek için istemediği şeyleri yapmak zorunda kalan bir arkadaş… Herkes eninde sonunda “hayır” diyememenin ağırlığı altında eziliyor. Günün birinde isteğini karşılayamayacağı bir istekte bulunduğunda çocuğuna ilk defa hayır diyen ebeveyn, patronu üstüne kaldırabileceğinden fazla iş yükü yüklediğinde istifa etmeyi düşünen çalışan, arkadaşına talep ettiğini veremeyecek duruma gelen dost… Hepsi geldikleri noktada geriye dönüp kendilerini sorgulamaya ve nerede yanlış yaptığını araştırmaya başlayabilir.

Oysa ki en başında; kabul edilmemek, onaylanmak, sevilmek, değerli olmak, sorun çıkmasını engellemek amacıyla her konuda uyumlu olmayı, “evet” demeyi biz seçmedik mi? “Kimse beni anlamıyor” veya “ben ne kadar şansız bir insanım” bahanesine sığınmak yerine davranışlarımızı sorgulamak ve değiştirmek zamanının geldiğini fark edebilmek önemli.

Peki “hayır” demeyi nasıl başaracağız?

• Bazen “hayır” diyebilmenin kendimize “evet” demek olduğunun farkına vararak.
• Önceliklerimizi belirleyerek; zaman ve enerjimizi neye, kime ayırmak istediğimizi bilerek.
• “Hayır” diyebilmenin bize özgürlüğün kapılarını açacağını bilerek.
• Sınırlarımızı belirleyebilmenin ve bunları açıkça ifade edebilmenin ruh sağlığı açısından önemini keşfederek.
• “Hayır”larımız üzerinde düşünerek “evet”lere çevirmenin, “evet”i “hayır”a çevirmekten daha kolay olacağını bilerek.
• Kararlı, kendini ifade edebilen ve özgüvenli bir insan olabilmenin yolunun yeri geldiğinde “hayır” diyebilmek olduğunu öğrenerek.
• Kendimizi tanımaya ve çevremizdekilerin de bizi olduğumuz gibi tanımasına bu şekilde olanak vereceğimizi bilerek.
Hayır demenin kuralları neler?

• Birisi bizden bir şey istediğinde hemen o anda cevap vermemek düşünmek için zamana sahip olmak demektir.
• Bizden bir şey istenirse, bu istekle ilgili detayları öğrenmek ve sorular sormak, kendimizi tartmak için önemlidir.
• “Hayır” derken nezaket ve saygıyı korumak önemlidir. Karşımızdakinin isteğini, beklentisini anladığımızı fakat bunu karşılayamayacağımızı belirtmek yerinde bir davranış olacaktır.
• Kendini ve cevabını kararlı ve net bir şekilde ifade edebilmek iletişim becerimizi arttıracaktır.

Denemekte fayda var.

Ara 13

Ergenlikte Özgüven Gelişimi

by ajansbee in Makaleler 0 comments 1748
Psikoloğa Gidin: Çocuğunuzun özgüveni çok düşükse (kendini beğenmiyor, sevmiyor, yetersiz hissediyorsa…); çaresizlik, içe kapanma gibi duygular hissediyor, intiharı düşünüyorsa profesyonel destek alın. Bu durumu yaşayan ilk aile değilsiniz ama sorunun çözen mutlu ailelerden biri olabilirsiniz. Read more

fft68_mf42807Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) gerçektir. DEHB olan birçok çocuk tanı almamışken sadece ‘yaramaz’ olduğu için bu tanıyı alan pek çok çocuk vardır. Sanıldığının aksine DEHB çocukluk dönemi bozukluğu değildir, yetişkinlikte de devam eder. Ancak belirtiler ve yaşanan problemler farklılık gösterebilir.

Bu çocuk ve yetişinler ilaç tedavisine ek olarak psikoterapi ve eğitimden fayda görürler. DEHB ilk olarak çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanları tarafından konur. Bu çocuklar okula başladıklarında hem derslerde hem de sosyal olarak problem yaşadıklarından birçoğu öğretmen tarafından bu uzmanlara yönlendirilir. Psikolog, çocuk doktoru, rehber öğretmen gibi yönlendirme yapan diğer meslek grupları ve aile, tanının konmasında önemli rol oynarlar. Çocuğun aile öyküsü, okul yaşantısı tanı koyma sürecinde değerlendirmeye alınır. Sadece te bir alanda (sadece evde ya da sadece okulda) problem yaşayan çocuklara DEHB tanısı konulamaz.

Tanı almış çocuklar kadar aileleri ve öğretmenleri de çeşitli sıkıntılar yaşarlar. Bu durumla baş etmeye çalışırken profesyonel desteğe ihtiyaç duyarlar. Ben burada aileler ve öğretmenler için pratik öneriler sunmak istiyorum.

DEHB tanısı almış bir çocuk ya da ergenin öğretmeniyseniz neler yapabilirsiniz?

Bilmeniz gereken bir kaç şey var. Öğrencinizin rahatsız edici davranışları size bir tepki değildir, bunların tıbbi bir nedeni vardır. DEHB olan çocuk/ergen freni doğru çalışmayan bir araç gibi davranır. Bu yüzden kazalar çok olur. DEHB bu davranışların nedenidir ancak bahanesi değildir. Öğrenciniz yardımınızla bu davranışlarını kontrol etmeyi öğrenecektir. Sizin yardımlarınız fark yaratır ancak tek başına yeterli olmayabilir; aileyle mutlaka temasta olmalısınız. Paylaştığınız sıkıntıların farkında olup benzer strateji ve yaklaşımları kullanmalısınız.

Öğrencinizi sınıfta kendinize yakın, dikkat dağıtıcı şeylerden (pencere gibi) uzak bir yere oturtun. Ancak hareket etmesine fırsat verin. Tahtayı silmek, haritayı sınıfa getirmek, kağıtları dağıtma gibi görevleri seve seve yapacaktır. Oturduğu yerde karalama yapmak, bir eliyle oyun hamurunu yoğurmak hareket ihtiyacına cevap verecek ve sizi dinlemesini kolaylaştıracaktır.

DEHB olan çocuklar planlama yapmakta zorlanırlar. Olabildiğince net/somut ve kısa cümleler kurun. Yapılacak bir işi adımlara bölerek sırayla yapmasını isteyin. Örneğin, sınıfa dönerek ”Kitabın 12. sayfasındaki soruların cevaplarını defterinize yazın.” dediyseniz DEHB olan öğrencinize. ”Türkçe kitabını sırana koy. 12. Sayfayı aç. Orada sorular var, Onları oku ve cevapla. Cevaplarını defterine yaz.” diyebilirsiniz. DEHB olan çocuklar sık sık başarısızlık ve yetersizlik duygusu yaşarlar. Bir kısmı pes eder. Adım adım gidildiğinde başarma duygusunu yaşar. Derse ilgisi ve motivasyonu artar.

DEHB olan çocuklar değişikliklere uyum sağlamakta zorlanırlar. Önceden bilgi vermek, değişikliklerden haberdar etmek her zaman işe yarar. Neler olacağını bilen çocuğun kaygısı azalır.

DEHB olan çocuklar sık sık eleştirilirler; kendilerine güvenleri düşüktür. Bu durum davranış problemlerini arttırır. Olumlu davranışlarını fark etmek ve özellikle diğer insanların yanında takdir etmek konusunda hassas olun. Uygunsuz ya da rahatsız edici davranışlarıyla ilgili uyarıları yalnızken yapın. Vereceğiniz ödül ve cezaları önceden belirleyin ve tutarlı olun.

Öğrencinizle konuşurken mutlaka önce göz teması kurun. Bazen başını yumuşakça kendinizi çevirmeniz gerekebilir. Olabildiğince net/somut ve kısa cümleler kurun. Her seferinde tek bir şey söyleyin. Ne yapması gerektiğini söyleyin, ne yapmaması gerektiğini değil.

DEHB tanısı almış bir çocuğunuz varsa neler yapabilirisiniz?

Öncelikle kitaplar, uzmanlar ve güvenilir internet sitelerinden DEHB ile ilgili bilgi edinin. Bilmeniz gereken en önemli şey çocuğunuz ‘yaramaz’ olduğu için, sizi üzmek için böyle davranmıyor. DEHB tanısı aldıysa bazı şeyleri diğer yaşıtları gibi ‘yapamıyor’. Sizin yardımınıza ihtiyacı var. Bunun çocuğunuzun elinde olmayan bir durum olduğunu fark edin. ‘Yapmak istemiyor.’ Ya da ‘istese yapar ama yapmıyor.’ İfadelerini kesinlikle kullanmayın.

Çocuğunuza ulaşmak için dikkatini çekmelisiniz. Televizyonu/bilgisayarı kapatın. İsmiyle seslenin ve gözlerine bakın. Anlaşılır bir şekilde sakince konuşun. Konuşurken olumlu cümleler kurmak işinize yarar. DEHB olan çocukların duymaktan sıkıldığı cümleler vardır: ‘Yapma! Dur! Koşma! Yemeğinle oynama! Kalemini unutma!’. Uyarı cümleleri çocuğa ne yapması gerektiğini anlatmaz. Siz ne istediğinizi söyleyin: ‘Aldığın bibloyu yerine bırak. Yüzüme bak, beni dinle. Dışarda/parkta koş. Çorbanı iç. Kalemini çantana koy.” gibi.

Aileniz için en önemli kuralları önceden belirleyin ve yazın. Kriz anında karar vermeye çalışmayın. Çocuğunuza hangi durumda ne yapması gerektiğini önceden anlatın, açıklamasını kısaca yapın. Kararınıza uyun. DEHB olan çocuklar yeniliklere alışmakta zorluk çekerler. Rutin olan durumlara daha olay alışırlar. Kendisinden ne belediğinizi daha net bilebilirler. Rutinler oluşturun. Değişiklikler yaptığınızda önceden kısa ve net açıklamalar yapabilirsiniz.

DEHB olan çocukların motive edilmeye çok ihtiyaçları vardır, çünkü başarısızlık duygusunu çok sık yaşarlar. Bu çocuklar ‘Adı çıkmış dokuza, inmez sekize.’ deyimini tam anlamıyla yaşarlar. Davranışları değiştirmek ve olumlu davranışları öğretmek için çocuğunuzu ödüllendirin. Davranışı ve ödülü belirleyerek bir takvim oluşturun. İstenen davranış-ya da olumlu davranış- olduğunda puan verin, belli puana eriştiğinde ödülünü verin.

DEHB tanısı almış çocuklar birçok alanda zorluk yaşamakla birlikte doğru tedavi ve destekle diğer yaşıtları gibi mutlu, başarılı ve doyumlu bir hayat kurabilirler. Öğretmeni ve annesi-babası olarak ne kadar önemli olduğunuzu bilmelisiniz.

Ülkemizde tipik sosyal fobi türünde olmasa bile topluluğa girme, toplulukta konuşma, toplulukta özgürce davranabilme konularında değişik derecelerde çekingenlik oldukça sık görülen bir durumdur. Bunların büyük bir kısmı klinik düzeyde bir rahatsızlık olarak ele alınmayabilir. Ama gerçekten yüzü kızaracak, elleri titreyecek ya da topluluk içinde yanlış birşey yapacak diye ileri derecede endişe ve kaygıya kapılan ve böyle durumlardan kaçınan kişilerin hekime başvurmaları da oldukça sık görülmektedir. Peki tam olarak sosyal fobi nedir? Bir kişinin diğer insanlar tarafından yargılanabileceği kaygısını taşıdığı toplumsal ortamlarda mahcup ya da rezil olacağı konusunda belirgin ve sürekli korkusunun olduğu bir kaygı bozukluğudur. Kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmalarını gerektiren ya da bir eylemi başkalarının yanında yerine getirmeleri gereken durumlardan korkarlar ve bunlardan mümkün olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Başkalarının kendileriyle ilgili olarak endişeli, özgüvensiz, deli ya da az akıllı olduğu gibi yargılarda bulunacağını düşünürler. Ellerinin ya da seslerinin titrediğinin farkına varacaklarıyla ilgili kaygılarından ötürü toplum önünde konuşmaktan korkabilirler ya da düzgün bir biçimde konuşamıyor gibi görünmekten korktukları için başkalarıyla karşılıklı konuşurken aşırı kaygı duyabilirler. Diğer insanların ellerinin sallandığını görmesinden utanç duyacaklarından korktukları için başkalarının yanında yemekten, içmekten ya da yazı yazmaktan kaçınabilirler. Sosyal fobiyi çekingenlikten ayıran; aşırı kaygı sebebiyle bedensel belirtiler göstermek ve bu bedensel değişikliklerden ötürü de aşırı kaygı duymak, sonuçta da, bu tür durumlardan büyük bir kuvvetle kaçınma isteğinin gözlemlenmesidir. Sosyal fobide korkulan durumla karşılaşıldığında ortaya çıkan bedensel belirtiler; yüz kızarması, terleme, ağız kuruluğu, çarpıntı, nefes kesilmesi, nefes darlığı, mide barsak sisteminde rahatsızlık, diyare, kas gerginliği, titreme olabilir. Bu bedensel tepkilere ek olarak kişinin aklından şu türde düşünceler oluşur: “güçsüzüm, yetersizim, çirkinim, beğenilmiyorum, sevilmeye layık değilim, hata yapmamalıyım, mükemmel olmalıyım, kaygılı olduğumu belli etmemeliyim, rahat davranmalıyım, kusursuz görünmeliyim, herkesin beğenisini kazanmalıyım”. Bu düşünceler sonrasında ise bulununlan ortam ya da durumdan oluşan kaçınma belirtileri; korkulan ortama girmeme, korkulan ortamı terk etme, göz temasından kaçınma, ilgisiz şeyler düşünme şeklinde olabilir. Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeğinde belirlenmiş sosyal fobiklerin kaygı duyacağı ve kaçınma davranışı gösterebileceği durumlar şunlardır: • Önceden hazırlanmaksızın bir toplantıda kalkıp konuşmak

• Seyirci önünde hareket, gösteri ya da konuşma yapmak

• Dikkatleri üzerinde toplamak

• Romantik veya cinsel bir ilişki kurmak amacıyla birisiyle tanışmaya çalışmak

• Bir gruba önceden hazırlanmış sözlü bilgi sunmak

• Başkaları içerdeyken bir odaya girmek

• Kendisinden daha yetkili biriyle konuşmak

• Satın aldığı bir malı ödediği parayı geri almak üzere mağazaya iade etmek

• Çok iyi tanımadığı birisine fikir ayrılığı veya hoşnutsuzluğun ifade edilmesi

• Gözlendiği sırada çalışmak

• Çok iyi tanımadığı bir kişiyle yüz yüze konuşmak

• Bir eğlenceye gitmek

• Çok iyi tanımadığı birisinin gözlerinin içine doğrudan bakmak

• Umumi yerlerde yemek yemek

• Gözlendiği sırada yazı yazmak

• Çok iyi tanımadığı bir kişiyle telefonla konuşmak

• Umumi yerlerde yemek yemek

• Evde misafir ağırlamak

• Küçük bir grup faaliyetine katılmak

• Umumi yerlerde bir şeyler içmek

• Umumi telefonları kullanmak

• Yabancılarla konuşmak

• Satış elemanının yoğun baskısına karşı koymak

• Umumi tuvalette idrar yapmak

DSM-IV’e göre sosyal fobi tanı kriterleri

A. Sosyal ortamlarda ya da performans gerektiren durumlarda veya tanımadık insanlar önünde çıkan belirgin ve inatçı korku. Kişi burada aşağılanmasına veya utanmasına neden olabilecek biçimde davranacağından ya da anksiyete belirtileri göstereceğinden korkar. Not: Çocuklarda, tanıdık kişilerle yaşına uygun toplumsal ilişkilere girebilme becerisi olmalı ve anksiyete yalnızca erişkinlerle olan ilişkilerde değil, akranları ile olan ilişkilerle de ortaya çıkmalıdır.

B. Korkulan toplumsal durumla karşılaşma hemen her zaman anksiyete doğurur. Bu duruma bağlı ya da durumsal olarak yatkınlık gösteren bir panik atak biçimini alabilir. Not: Çocuklarda anksiyete, ağlama, huysuzluk yapma, dona kalma veya tanıdık olmayan insanların olduğu toplumsal durumlardan uzak durma olarak dışa vurulabilir.

C. Kişi, korkusunun aşırı veya anlamsız olduğunu bilir. Not: Çocuklarda bu özellik olmayabilir.

D. Korkulan toplumsal veya performans durumlarında kaçınma, kaygılı beklenti ya da sıkıntının kişinin olağan günlük işlerini, mesleki işlevselliğini (ya da eğitim ile ilgili olan), toplumsal etkinliklerini veya ilişkilerini bozar veya fobi olacağına dair yoğun bir sıkıntı vardır. 18 yaşın altındaki kişilerde süresi en az altı aydır.

E. Korku veya kaçınma bir maddenin (örneğin kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi amaçlı kullanılabilen bir ilaç) doğrudan fizyolojik etkilerine veya genel tıbbi durumuna bağlı değildir ve başka bir mental hastalıkla daha iyi açıklanamaz (örneğin, agorafobi ile birlikte olan ya da olmayan panik bozukluğu, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, vücut dismorfik bozukluğu, yaygın bir gelişimsel bozukluk ya da şizotipal kişilik bozukluğu)

F. Genel bir tıbbi durum veya başka bir mental bozukluk varsa A tanı ölçütünde sözü edilen korku bununla ilişkisizdir. Örneğin kekemelik, parkinson hastalığındaki titreme, veya anoreksia nervosa ya da bulimia nervosadaki anormal yeme davranışına ait korku değildir.

Nedenleri nedir?

Sosyal fobide kalıtsal geçişin rolü çok güçlü olmasa da vardır. Akrabaları arasında sosyal fobik olan kişilerin bu hastalığa yakalanma riski bir miktar daha yüksektir. En önemli etmenlerden biri beyinde birtakım kimyasal ve elektriksel bozukluklar olduğudur. Özellikle, beyinde salgılanan serotonin adı verilen kimyasal maddenin sosyal fobisi olanların beynindeki oranının normalden az olduğu veya beyiniçi iletiminde aksaklıklar bulunduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca düşünsel altyapısı önceden hazırlanmış olan sosyal fobi bazen belirli bir olaydan sonra ortaya çıkmış ve travma gibi zorlayıcı bir olay ile koşullanarak yerleşmiş olabilir. Örneğin, daha önce arkadaşlarının ders anlatırken güldüğü öğrenci, bir sonraki ders anlatımında tahtaya kaygılı ve daha önce verdiği bedensel tepkiler ile çıkabilir. Çocuk yetiştirme biçimi de hastalığın oluşmasında önemli etmendir. Genelde aşırı koruyucu ya da reddedici veya duygusal sıcaklıktan yoksun, katı anne babaların çocuklarında görülebilir. Bazen çocuktan yüksek beklentileri olduğunda bunlara ulaşılamayınca çocuk cezalandırıldıysa başarısızlık korkusu ve buna bağlı olarak yoğun kaygı durumu gelişebilir. Tedavisi Var mıdır? Eğer beraberinde psikiyatrik bir rahatsızlık bulunmuyorsa, erken yaşta fark edildiyse veya kişinin iyileşme isteği yüksekse başarılı tedavi olasılığı da yükselir. Sosyal fobide ilaç tedavisi ve psikoterapi (konuşmaya dayalı ruhsal tedavi) uygulanır. Hastanın durumuna göre bazen tek başına psikoterapi, bazen ilaç tedavisi uygulansa da genelde her ikisinin beraber uygulanmasında başarı daha yüksektir.

Gül Çelik
PSİKOLOG

Ara 13

İLİŞKİDE ALTIN KURALLAR

by ajansbee in Makaleler 0 comments 1571

Pek çok insanın ruh eşini bulma, sağlıklı bir ilişki yaşama gibi hayalleri vardır. Bu açıdan bakıldığında ilişkileri de sağlıklı olup olmadığına göre ayırabiliriz.Sağlıklı ilişki;benzerlik ve farklılıkların partnerlerce kabul edildiği ilişkidir.

İlişkilerdeki en önemli altın kural öncelikle “ben” kavramının irdelenmesidir. Kişinin kendini tanıması, ihtiyaçlarını bilmesi her şeyin önünde gelir. “Ben” olmadan “biz” olunmayacağını unutmamak gerekir. Kişi ilişkiden çok şey bekliyorsa en başta o ilişkiye çok fazla yük yüklemiş olur. Hayatında biri olduğunda mutlu olacağını, bir çok keyifli şeyi hayatındaki insanla yapacağını, gezip göreceği yerleri ancak hayatına biri girdiğinde planlarına dahil edeceğini düşünen bir birey ilişkiye çok anlam yüklemiş olur, beklentisi artar. Karşılanmayan beklentiler öfkeyi, öfke de kutuplaşmayı peşinden getirir. Böylece ilişkinin ömrü kısalır.

İlişkilerdeki en büyük hatalardan biri gerçekleri kabullenmeksizin diğer partneri değiştirme çabasıdır. Böyle durumlarda genellikle ortaya çıkan şey ” güç savaşı ” olur. Böylece ilişkide kazanan bir taraf olmaz. Çünkü ilişkide taraf olmamalıdır. Partnerlerden biri mutsuzsa diğerinin mutlu olabilmesi imkansızdır.

İlişkiyi evrelere ayırabiliriz. Flört, nişanlılık ve evlilik.. Her birinin farklı bir özelliği, farklı bir tadı vardır. Yapılan araştırmalar flört evresinin altı aydan kısa, üç yıldan uzun olmaması gerektiğini savunuyor. Yine yapılan araştırmalar flört evresinin çiftin birbirini tanıması adına en önemli evre olduğunu vurguluyor. Flört evresi önemli bir evredir çünkü bireylerin ilişki içinde partnerini tanıdığı, anlayabildiği bir evre. Enerji kaynakları oldukça zengin. Birlikte yapılan aktiviteler, keyifli zamanlar genelde flörtte daha yoğun olmaktadır.

Yine yapılan araştırmalar nişanlılık evresinin diğer evrelere göre biraz daha sancılı geçebileceğini ifade etmektedir.

Evlilik ise dört evreden oluşmaktadır. Bebekten önceki evre birinci evre, ikinci evre bebekli evre, üçüncü evre bebeğin büyüyüp ergen olduğu evre, dördüncü evre ise çocukların yuvadan uçup karıkocanın yine başbaşa kaldığı evredir. Birinci evre ile dördüncü evrenin benzerlikleri çoktur. Çiftin birlikte geçirdikleri zaman artar. Birbirlerini anlama ve ilgi ihtiyaçlarında da artış gözlemlenir.

İlişki flört, nişanlılık ve evlilik evreleri ile bir bütündür. Peki nedir bu ilişkilerdeki altın kurallar?

# “Ben” ne istiyorum? :

Kişinin kendini tanıyıp, ihtiyaçlarını belirlemesi gereklidir. Kişisel ihtiyaçların ilişkiye yüklenmemesi gerekir.

#Emek vermek:

Sevgi bir duygudan ziyade bir davranışlar bütünüdür. Karşılıklı olarak özverilerde bulunmak ilişkinin ömrünü uzatır. Fakat bu özveriler tek taraflı olduğunda zamanla ödüne dönüşür ve ilişkinin dengesini bozduğu gibi bireylere de zarar verir.

# Dinlemek ve Anlayış:

” Seni anlıyorum” demek ” Sana hak veriyorum” demek değildir. Çiftin birbirini anlama düzeylerini arttırmaları için birbirlerini dinleyebiliyor olmaları gerekir. Dinlemenin olmadığı bir yerde anlayış barınmaz.

# Baharat dozunda kıskançlık:

Günümüzde kıskançlık ile güvensizlik sıklıkla karıştırılmaktadır. Baharat dozunda bir kıskançlık hoşa gider fakat can acıtmaya başlıyorsa ve kişinin sınırlarını fazlasıyla kısıtlıyorsa onun adı güvensizliktir. Güvenin olmadığı bir yerde sürekli işleyen ve otomatikleşmiş bir kontrol davranışı mevcuttur. Bu da ilişkinin ömrünü kısaltır.

# Kendinizi ihmal etmeyin:

“Sevgilim benim arkadaşım, dostum, ailem….”her şeyim yerine koyarsak diğer partnere çok fazla yük yüklemiş oluruz. Farklı arkadaşlara, ailemize, hobilerimize, bireysel etkinliklerimize de zaman ayırmalıyız.

# Buzluk:

Geçmişteki acı veren olayları konuşmak sadece patinaja sebep olur ve ilişkinin enerjisini azaltır. Buzluk dediğimiz ise; geçmişi bir süre konuşmamak ve anı yaşamayı hedeflemektir. Kişinin sürekli geçmişi konuşmasının sebebi, şu anda yaşanan bir çok olayın ona hissettirdiği negatif duyguların benzerlerini geçmişte de yoğun bir şekilde yaşamasıdır. Kişinin kendini anlatma sürecinde geçmiş bir referanstır.

# Onu olduğu gibi kabullenmek:

Sağlıklı bir ilişki yaşayan bireyler benzerlikleri olduğu kadar farklılıkları da kabullenen bir ilişki süreci içerisindedirler. Partneri değiştirme çabasında genellikle karşılaştığımız durum ; değiştirmeye çabalayan tarafın değiştiği, kendi doğrularından uzaklaştığı yönündedir. Çünkü kişi bir çok davranışını kendi isteğine, beklentisine göre değil, partnerinin değişimine göre yapmaktadır.

# Saygı:

Saygının doğurganlığı vardır. Aşkı ve sevgiyi de peşinden getirir. İlişkide saygı temel ihtiyaçların başında gelir.

# Eleştirmeyin:

Olumsuz bir davranışı olumsuz bir söylemle ortadan kaldıramazsınız, aksine pekiştirirsiniz. İlişkinin ihtiyacı üst üste gelen olumsuz eleştirilerden ziyade olumlu telkinlerdir.

# Kıyaslamayın:

Mutluluğa ulaşmanın yollarından biri de kıyaslamamaktır. Hayatımızı değiştiren kıyaslanmak değil, nasıl düşündüğümüzü değiştirmektir. Bu da farkındalıkla olabilir.

# Ortak ilgi alanları oluşturun:

Ortak ilgi alanları partnerler arasında pozitif iletişimi sağlarken, eğlenceli zaman geçirmeyi de peşinden getirir.

# Açık olmak:

İlişkilerde en sık görülen ve ilişkiye en çok zarar veren tutum ” ben onu iyi tanırım o da beni. İmalarımdan ne demek istediğimi anlar” tutumudur. ” O anlasın!” düşüncesi kişinin kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmesini engeller, diğer partnere de çok fazla yük yükler. Partnerlerin duygu ve düşüncelerini açıkça ifade etmeleri en sağlıklı olanıdır. O an yaşanacak gerilimden korkmak kaçınılmaz sonu getirir. Kaçınılmaz son ise; küçük gerilimlerden korkmanın büyük depremleri yaratacağı gerçeğidir.

# Cinsellik:

Cinsellikte bol miktarda oksitosin salgılanır ki bu hormon bağlılığı arttırır. Cinsellikte karşılıklı adımlar önemlidir. Hep tek tarafın adımını beklemek ya da hayır diyememek zamanla cinselliği görev olarak yaşamayı gerektirir ki bu da ilişki için pek faydalı bir durum değildir. Bireyin cinsellikle ilgili tabularını farketmesi, cinselliği bir ceza unsuru olarak kullanmaması, cinsellikte adımlar atabilmesi, dokunuşlarını arttırabilmesi eşler arasındaki pozitif duyguları arttırır. Günümüzde mutsuz birlikteliklerin en büyük nedeni belki de mükemmeli aramaktır. Mükemmel ilişki diye bir kavram şu güne kadar varolmamış sayılabilir. Mükemmeli aramak yerine sizin hayatınıza eşlik edecek ve hayatınızı kolaylaştıracak bir ilişkiyi yeşermeye gayret edin ve bunu yaparken kendinizi ihmal etmeyin. Unutmamanız gerekir ki hiçbir zaman ” biz” olmak uğruna ” ben” den vazgeçmemelisiniz.

Ara 13

Oyun Oynamak Ciddi Bir İştir

by ajansbee in Makaleler 0 comments 1831

Oyun, çocuklar için doğaldır. Zaten doğduklarından itibaren herşeyle oyun oynayabilirler; elleri ve ayaklarıyla, , seslerle, giysiler ve oyuncaklarla, hatta içeri giren güneş ışınlarıyla bile. Yetişkinler de vakit geçirmek için, işten kaçmak için, sosyalleşmek için, ya da sadece eğlenmek için oyun oynarlar. (Bkz. PS3, Farmville, okey, tavla, Tabu, paintball, Papaz kaçtı, dart, pişti, poker, vs.) Ama çocuklar vakit geçirmek için oyun oynamazlar. Oyun oynamak çocuğun işidir ve çok önemli bir işlevi vardır. Oyun, çocuğun ihtiyaç duyduğu becerileri öğrenmesini ve hayatı boyunca gireceği rolleri deneyimlemesini sağlar. Oyun, çocuğun fiziksel, sosyal, bilişsel(zihinsel) ve duygusal gelişimine yardımcı olur. Bu alanların her birinde motivasyon sağlar ve uygulama imkanı verir.*

Özgürce oynama imkanı verilen çocuk, fiziksel açıdan limitlerini sınar. ‘Ne kadar yükseğe tırmanabilirim, ne kadar hızlı koşabilirim, bu bibloyu ne kadar uzağa atabilirim’in cevabını bulmaya çalışır. Bu sayede cesaretini de test eder ve kendine güveni oluşur.

Sosyal açıdan, işbirliği yapmayı, paylaşmayı, lider olayı, uzlaşmayı, *arkadaş edinmeyi ve kendi çıkarını korumayı öğrenir.

Bilişsel açıdan, oyun oynarken yaratıcılık, mantık (sebep-sonuç ilişkisi kurma) ve problem çözme becerileri gelişir. Oyun, çocuğun araştırmasını, deneyler yapıp yeni şeyler keşfetmesini sağlar.

Duygusal açıdan keyif alma, beraber olma ve başarma duygusunu yaşayan çocuk kendiyle ilgili olumlu bir algı oluşturur. Oyun, çocuğa değişen ve zorlayan dünyada, yaşama coşkusu verir.

Oyun ile gelişim arasındaki bağı farkeden birçok anne-baba çocukları için oyun grupları düzenlerler. Çocukların önceden belirlenmiş bir zaman ve yerde biraraya gelerek oyun oynamalarını sağlayabilirler. Ancak yetişkinler çoğu zaman kurallı oyunları (saklambaç,*
yakan top, sandalye kapmaca gibi) ya da sınırlı oyunları (yapboz, satranç, hafıza kartları gibi) önerirler. Bu tarz oyunların çocuğun gelişimine katkıda bulunduğu kesindir ama ‘yaratıcı oyun’un yerini tutamazlar.*

Yaratıcı oyunda, amacı ve kullanılacak araçları(oyuncakları) tamamen çocuk belirler. Bazen de çocuklar hiç bir amaç olmadan öylesine oynarlar. Kendi kurallarını koyarlar ya da kural koymamayı tercih edebilirler. Kullanılan araçların çoğu zaman duruma göre değişen farklı işlevleri olur. Tencere, bazen davul, bazen tabure, bazen de masa olabilir. Masaların altı çadır ya da mağara, oklava ise bir at olabilir. Çocukken çarşaflardan çadır kurduğunu ya da kazağı başına geçirip uzun saç yaptığınızı belki hatırlayabilirsiniz.

Çocukların gelişimi için çok kıymetli olan yaratıcı oyun, yetişkinlere dert olabilir. Bir sürü oyuncağı dururken tencerelerle oynamak isteyen çocuk anne-babayı şaşırtabilir. *Nesneleri etrafa fırlatan çocuğun annesi, ortalığı dağıttığı için çocuğuna kızabilir. Araştırmalar, çocukların ‘etrafı dağıtırken’ ya da aynı anlamsız davranışı ‘tekrar tekrar’ yaparken çok şey öğrendiklerini göstermektedir. Yaratıcı oyunda hiç bir sınırlama yoktur, zaten çocuklar için her yer oyun alanı, her şey oyuncaktır. Yaratıcı oyun, çocuğun büyüyüp kendine güvenen, yaşamayı seven, başarılı bir kişi olması için ilk ve temel adımdır.

Çocuğunuzun yaratıcı oyun oynamasına mutlaka fırsat verin. Sizin hoşunuza gitmeyen durumlar için zaman ve mekan sınırlaması yaparak ‘kazan-kazan’ çözümleri bulabilirsiniz. Örneğin, uygun bir saatte sadece odasında tencerelerle müzik yapmasına ya da haftada bir kere 1-2 saat süreyle salonda çadır kurmasına izin verebilirsiniz. *Yaratıcı oyunun en güzel örneği evciliktir. Sanıldığı gibi sadece kız çocuklarına özgü de değildir. Evcilik, doktorculuk, öğretmencilik gibi hayali oyunlarda ‘mış gibi’ ya da ‘şakacıktan’ yöntemiyle her şey her şeye dönüşebilir.*

Çocuğun kendi başına oyunu kuramadığını farkederseniz yardım edebilirsiniz. ‘Burası okulmuş, sen de öğretmensin, hadi şimdi bebeklerine ya da arabalarına ders anlat.’ diyerek yaratıcı oyunu başlatıp çocuğunuzun kendikendine devam etmesini sağlayabilirsiniz. Çocuğunuzun mutsuz ya da tehlikede olduğunu farkettiğiniz durumlar dışında oyuna müdahale etmenize gerek yoktur. Ama zaman zaman çocuğunuzun yaratıcı oyununa katılmanız eminim O’nun çok ama çok hoşuna gidecektir.

Kaynaklar:
Early Years Play & Learning/ Pat Broadhead
Çocuklarımızı Büyütürken Nerede Yanlış Yapıyoruz?/ Erdal Atabek
Çocuk Yetiştirmede Oyunun Önemi/ Stevanne Auerbach
Nature and Young Children/ Ruth Wilson

Ailelelerin farklı özellikleri olan çocukları olduğunu ilk öğrendiklerinde yaşadıkları duygular çok karmaşık duygulardır.Her ailenin kendine özgülüğünden ,farklı kişilik özellikleri ve sosyal destek örüntüleri olduğundan yola çıkılarak ailelerin yaşadıklarının da benzerlikler hem de farklılıklar gösterdiği düşünülebilir.

Ailelerin tepkilerini açıklayan çeşitli modeller vardır.Bunlardan en bilineni “Aşama Modeli” olarak belirtilen ve ailelerin çeşitli aşmalardan geçerek kabul ve uyum aşamasına geldiğini varsayan modeldir.

Aşama Modeli

Aşama modeli genellikle üç ana başlık altında toplanmaktadır.

A_Birincil Tepkiler:

* Şok: Çocuğunun otistik olduğunu öğrenen ailelerde sıklıkla gözlenen tepkilerden ilkidir.Genellikle bu durum;ağlama,tepkisiz kalma ve kendini çaresiz hissetme şeklinde ortaya konmaktadır.

* Reddetme: Bazı anne babalar çocuklarının otistik olduğunu kabul etmeme davranışı gösterebilirler.Bu davranış çoklukla insana özgü,doğal bir davranış olarak algılandığından ,kolayca gözardı edilebilmektedir.Oysa bir savunma mekanizması olan reddetme,bilinmeyene karşı duyulan korkudan kaynaklanmaktadır.Çocuğun gelecekte yapabileceklerine yönelik duyulan endişeler,tedirginlikler,yüklenilmesi gereken sorumluluklar,”çocuğumuzun hali ne olacak?” sorusuna yetersiz kalan açıklamalar reddetme davranışının görülmesine neden olmaktadır.Bu davranışın düzeltilmesi çok zaman almakla birlikte,bireyin içinde bulunduğu durumu değerlendirebilmesi için de öncelikle kendisinin hazır olması gerekmektedir.

* Acı Çekme ve Depresyon: Genellikle anne-babalar otistik bir çocuğa sahip olmaları nedeniyle hayal kırıklığına uğrarlar.Çoğunlukla anne-babalar için engel,hayallerinde yaşattıkları ideal çocuğun yok olmasının sembolü olabilmektedir.Böyle bir durumda duyulan acı ,gerçekten çok sevilen birinin kaybedilmesi karşısındaki duyulan acıya eşittir.Oysa,acı çekme de diğer duygular gibi son derece normal ve yaşanılması gereken bir duygudur.Bu duygunun yaşanılması ile ,anne babaların yıkılan hayallerinin o andaki gerçeklerin kabul edilmesiyle yeniden düzelebilmesi mümkün olacaktır.Diğer bir deyişle;acı çekme,gerçeğin kabul edilmesini kolaylaştıran bir duygu olarak görülmektedir.Ancak henüz acı çekmenin ya da depresyonun ne zaman tam olarak sonlanacağı da bilinmemektedir.Bazı ailelerde etkisi çok kısa sürebildiği halde,bazı aileleri yaşam boyunca etkileyebilmektedir.Depresyon ise;genellikle acı çekme süreci sonunda ortaya çıkmaktadır.Sıklıkla da kişinin kendine ya da çevresindeki kişilere yönelmesi şeklinde gözlenmektedir.Çoğunlukla anne-babalar yüklendikleri sorumluluklar karşısında her şeye güçlerinin yetmeyeceği inancı ile depresyona girmektedirler.Hatta zaman zaman kendilerine kızdıkları,zayıflıklarından ya da yetersizliklerinden şikayet ederek öfkelendikleri de görülebilmektedir.Bu duyguları yoğun olarak yaşamak onları depresyona sürüklemektedir.Acı çekme ve depresyon sonucu ailelerde “geri çekilm” ya da “sosyal etkileşimden kaçınma” davranışları gözlemlenebilmektedir.Bu tip davranışlar ,ailelerin kendilerini duygusal olarak çevreden uzaklaştırmak üzere geliştirdikleri davranışlardır.

B_İkincil Tepkiler:

* Suçluluk Duyma: Her ailede yoğun olarak gözlenen tepkilerden biridir.Suçluluk duyma;genellikle tek başına ortaya çıkmakta,acı çekmeyle birlikte gözlenmektedir.Anne babaların çocuklarındaki engele kendilerinin neden olduklarını düşünmelerinden ya da bazı hatalı davranışları sonucunda tanrı tarafından cezalandırılmış olabileceklerine inanmalarından kaynaklanabilmektedir.

* Karasızlık: Otistik bir çocuk sahibi olmak,ailelerin çocukları ile olan deneyimlerini geliştirmelerini ve sevgi ihtiyacını karşılamalarını gerektirmektedir.Bazı anne babalarda duruma hemen uyum sağlama gözlenirken,bazılarında bu süreç uzun olmaktadır.Bazı ailelerin içinde bulundukları durumu kabullenip kabullenmemmelrinde görülen kararsızlık davranışı ,aile bireylerinin birbirlerini suçlamalarından ya da ihmal etmelerinden kaynaklanabilmektedir.

* Kızgınlık Duyma: Kızgınlık duyma,genellikle anne babalaın kabullenme sürecine geçmelerini engelleyici bir tepki olarak kabul edilmektedir.Sıklıkla iki şekilde ortaya konmaktadırBirincisi:genel olarak kabul edilen bir şeklidir ve “neden ben?”sorusu ile ifade edilmektedir.ikincisi ise:kızgınlığın dğer kişilere yöneltilmesi,kaynaktan çok kaynağın yerinin önemsenmesidir.Doktorlar genellikle çocuktaki engeli tanımlamaları,bu aberi onlara vermeleri nedeniyle anne babaların kızgınlık duydukları ilk kişiler olmaktadırlar.Aynı şekilde eğitimciler ve terapistler de kızgınlık duyulan kişiler olabilmektedir.Bazı anne babalar kendi yaşantılarında çok önemli değişikliklere neden olduğundan çocuklarına kızgınlık duyabilmektedirler.

* Utanma-Mahcup Olma: Her anne baba kendi çocuğunun başarılı olmasını arzu eder ve bundan da son derece gurur duyar.Oysa engelli çocuğun anne babası ,çocuğuna karşı toplum içindeki diğer bireylerin geliştirdikleri acıma ya da reddetme gibi olumsuz duygu ve düşünceleri zamanla hoş görebilmeyi öğrenmelidir.Genellikle aileler,çocuklarının çevre tarafından alay konusu olacağını ya da engelli olarak damgalanacağı endişesi karşısında utanma duygusu geliştirebilmektedirler.

Çocuğun toplum içindeki etkinliği;anne ve babanın kendine ait rollerini,görev ve sorumluluklarını tam olarak yerine getirebilmeleriyle yakından ilişkilidir.Bazı anne babalar da çocuğun değişik davranışlarına bağlı olarak çok fazla utanma duygusu geliştirebilmektedir.Sıklıkla da sosyal yönden çocuklarının çevre tarafından kabul edilmeyeceği düşüncesi ile eve kapanmayı tercih etmektedirler.Anne babalar genellikle çocuklarıyla tanındıklarından;çocuktaki engel kolaylıkla anne babanın da engeli olduğu şeklinde yorumlanabilmektedir.

C_Üçüncül Tepkiler:

* Pazarlık Etme Davranışı: Pazarlık etme ya da karşılıklı ortak amaçlar doğrultusunda anlaşmaya varma gibi davranışların görüldüğü bu dönem;ailelerin kabullenme sürecine doğru ulaştıklarını gösteren aşamalardan biridir.Ailelerin genellikle bu davranışlar;çocuğun eğitileileceğini ,normal yaşıtları gibi olabileceğini vurgulayan kişilere,bilimsel görüşlere ya da tanrıya olan inançlarına bağlı olarak geiştirdikleri belirtilmektedir.Ancak son derece kişisel olan bu davranışlar her ailede görülmeyebilirler.Bu davranışları gösteren kişiler sıklıkla “eğer çocuğuma bir çare bulursan sana hayatımı sonuna kadar adarım”inancını taşımaktadırlar.Çocuğun derdine çare bulunması,ailelerde son girişim olarak ele alınmaktadır.

* Uyum Sağlama ve Her Şeye Yeniden Başlama: Uyum sağlama sürecine doğru gösterilen ilerleme,belirli bir zamanın geçmesini ,kaygıların ve duygusal tepkilerin azalmış olmasını gerektirmektedir.Anne ve babaların durumlarından ötürü herhangi bir rahatsızlık ya da tedirginlik hissetmeyecek hale gelmeleri,kendi kendilerine yeterli olabileceklerini ve çocuklarıyla daha olumlu ilişkiler kurabileceklerini farketmeleri,onların bu süreceulaştıklarının bir belirtisi olabilmektedir.Ancak bu dönem içinde,eşlerin birbirlerine destek olmaları ,aynı duygu ve düşünceleri paylaşabilmeleri önemlidir.Aile bireylerinin aynı tavır,tutum ya da düşüncede birleşmeleri,evlilik birlikteliğini sağlamlaştırıcı etkenler arasındadır.Aralarında birlikve beraberlik olmayan ailelerde çok daha kolay çözülmeler olabilmektedir.

Aşama modeliden sonra diğer modele bakarsak;

-Sürekli Üzüntü Modeli:

Bu yaklaşıma göre;aileler gerek aile gerekse iç yaşantıları ,çocuğun farklılığı ,gerekse toplumsal tepkilere bağlı olarak sürekli bir üzüntü ve kaygı içindedirler.Bu doğal bir süreç olarak algılanmakta ve patolojik olarak düşünülmemektedir.Çocuğun farklılığının kabulü ve bu üzüntü bir arada yaşanabilir ve ailenin uyum süreci böylece gelişir.Çocuğunun durumuna üzülen bir anne ya da baba,aynı zamanda çok çabalayan ve çocuğunun gelişimi için uğraşan bir anne ya da baba da olabilir.

-Kişisel Yapılanma Modeli:

Bu model,duygulardan çok bilişi temel alır.Ailelerin farklı tepkilerini bu duruma getirdikleri farklı yorumlara,farklı algılara bağlamaktadır.Diğer bir deyişle,anne babaların kendilerine ve çocuklarına ilişkin geçmiş deneyimleri ,beklentileri ailelerin tepkilerini belirlemektedir.Aileler hamilelik dönemi boyunca ve içinde yaşadıklar çevrenin de değer yargılarına bağlı olarak,gelecek yaşantılarına,çocuklarının geleceğine ilişkin bilişsel yapılar oluştururlar.Farklı özelliği olan bir çocuğun doğumu,bu oluşmuş yapılara uymadğı için aile yoğun bir kaygı yaşar;bu şok döneminin ardından aile tekrar bir yapılanma sürecine girer,kendilerine ve çocuklarına ilişkin farklı yapılar oluşturmaya başlar.

-Çaresizlik-Güçsüzlük-Anlamsızlık Modeli:

Farklı özellikleri olan bir çocuğun anne babada yarattığı duygular,yakın çevrenin tepkileriyle çok yakından ilişkilidir.Onların durumu olumsuzluk ve çaresizlik içinde algılanması anne babanın da benzer duygular içine girmesine ne den olmaktadır.Çaresizlik ve güçsüzlük,yeni bir bebeğin doğumunda tüm anne babalarca yaşanabilecek bir duygu olmakla birlikte ,yakın çevrenin farklı özellikleri olan bir bebeğe ,çocuğa karşı tepkileri anne babaların tepkilerinin ,duygularının şekillenmesine temel teşkil eder.

Aileye Öneriler

* Onu Kabullenin: Anne baba olmak zor bir görevdir.Bu zor görevde yapacağınız ilk iş çocuğunuzu kabullenmektir.Sizin çocuğunuz sebebi ne olursa olsun farklı bir çocuktur.Bunu kabullenme noktası anne baba için ne kadar zor olursa olsun ailenin mutluluğu ve çocuğun sağlıklı yaşaması için önemlidir.

* Erken Teşhis Önem Taşır: Zaman kaybedilmeden sağlık ve eğitim önlemlerinin alınması önem teşkil eder.

* Onu Kısıtlamayın: Çocuğunuzu sosyal-fiziksel ortamlardan ksıstlamayın,onu eve kapatmayın.Parka götürün,ev gezilerine götürün,birlikte sokağa çıkıp yürüyün,ona çevreyi tanıtın,anlatın.Sorularına cevap verin.Çevrenizdeki insanların bakışları ve soruları sizi kızdırmasın.

* Beklentilerinizi Gözden Geçirin: Çocuğunuzun özelliklerine göre beklentilerinizi belirleyin.

* Özgüvenini Destekleyin: Ondan yapamayacağı bir davranışı ya da beceriyi istemeyin.Onun sınırlarını zorlamanız ,aşırı yüklenmeniz kendine olan güvenini sarsabilir ve başarısızlık duygusuna kapılarak içine kapanmasına sebep olabilir.Tek başına bir iş yapması için sorumluluk verin.Başarı hissitin tatmaya ihtiyacı olduğunu unutmayın.

* Ona Tutarlı Davranın: Annenin ,çocuğun yapmasına izin vermediği bir davranışa baba da izin vermemelidir.Ayrıca söz verdiğiniz bir şeyi mutlaka yerine getirmelisiniz ve yapamayacağınız hiçbir şeye söz vermemelisiniz.Bu çocuğun size olan inancını ve güvenini sarsar.

* Onu Pamuklara Sarmayın: Çocuğunuzu aşırı korumayın.Tüm aile bireyleri çocuk için özveride bulunmaya hazırdırlar fakat bunu bir sınırı vardır.

* Onu Ödüllendirin Gerekiyorsa Ceza Verin:Tüm ailelerin yaptığı bir yanlış vardır.Çocuk sitediğiniz gibi davranıyorsa onunla hiç ilgilenilmez,farkına varılmaz.Çocuk kendinin de varolduğunu farketmenizi ister.

* Otizm Hakkında Bilgi Edinin: Çocuğunuzun engel türü hakkında bilgi edinin.Bu sayede çocuğunuza nasıl yardımcı olacağınızı ,gelişim seyrini iyi kavramış olursunuz.