Ara 13

Gebeliğe Hazır Mısınız?

by ajansbee in Makaleler 0 comments 1598

Artık kendinizi anne olmaya hazır hissediyorsunuz. Peki hamilelikten önce dikkat etmeniz gereken faktörler olduğunu biliyor musunuz? Gebelik döneminde olduğu gibi öncesinde de anne ve bebek sağlığı açısından bilmeniz gereken noktalar var.

Hamilelikte bir çok fiziksel değişiklikler yaşanır.mide bulantıları yaşanır.bunun sebebi;tad ve koku alma duyularının farklı çalışmasıdır.Fakat bedensel değişimler kadar duygusal dalgalanmalar da göz ardı edilemez.”gebeliğe hazır mıyım?nasıl bir anne olacağım?”sorusu ise her anne olmayı düşünen gebelik adayı için kaygı kaynağıdır.oysa ki yaşanan değişimler kişiden kişiye değişiklik gösterir,hatta tamamen faklı bir duygu durum içinde olunabilir.bazı kadınlar mutlu,enerjik,gebelik öncesindeki yaşamlarından hiç ödün vermeden gebeliği yaşarken;bazı kadılar ise kronik bir yorgunluk hissederler.bazı kadınlar için onlara çok özelmiş gibi davranılması(örneğin ; otobüste yer verilmesi,paketlerinin taşınması)onları son derece mutlu ederken;bazı kadınları ise mutsuz bir ruh hali içine hissetmesine neden olabilir.Bu sürecin nasıl geçeceği ise aslında kişinin gebeliğe hazır olup olmaması ile bağlantılı olan bir durumdur.anne adayı ve eşi bir bebek sahibi olmaya ,bu dönemi geçireceği fiziksel değişikliklere ve duygusal dalgalanmalara ne kadar hazır olduğuyla doğrudan ilişkilidir.

Gebeliğe Hazırlanmak Ne Anlama Gelir?

*Eşlerin ortak karar almaları:

Gebeliğe hazırlanmak için eşlerin ortaklaşa karar vermeleri şarttır.çiftin hayatında önemli değişiklikler olacağını kabul etmeleri gerekir.çiftin;hayatlarının,iş,kariyer,ekonomik yapı,soysa ilişkileri gibi alanlarda oluşacak değişikliklerin farkında oluşları ve bunlarla ilgili gerçekçi bir değerlendirme yapmaları doğru karar almalarını sağlar.fakat bu karar kesinlikle ortak alınmalıdır.çift çocuk yapma nedenlerini karşılıklı olarak bilmelidirler.amaç sadece bir çocuk sahibi olmak isteme olmalıdır.bazı durumlarda ilişkiye yenilik getireceği,yolunda gitmeyen ilişkiyi düzelteceği düşüncesi ile çocuk sahibi olunmak istenmektedir.bu durum çifte maddi ve manevi yük oluşturacağından bu yaklaşım kesinlikle yanlış olarak değerlendirilmektedir.eşlerden birinin bu kararla ilgili tereddütleri varsa,bu karar iyice konuşulup tartışılmalıdır.eğer çözüme ulaşılmıyorsa;çiftin bu kararı bir profesyonel(psikolog,aile terapisti..)ile değerlendirmesinde fayda vardır.

*Psikolojik Olarak Bebeğe Hazır Oluş:

Çocuğun yıllar içerisindeki ruh sağlığını ve psikososyal gelişimi üzerinde, aile ortamının yoğun etkisi tartışılmaz bir gerçektir. Bu nedenle doğacak bebek için eşlerin psikolojik olarak hazır olmaları önem arz etmektedir. Çocuğun seçme şansı olmadığı anne babası ve mecburen katılmak zorunda olduğu, hayatının ilk evrelerini geçireceği bu aile ortamı onun geleceğinin belirlenmesinde en büyük adımdır. Eşler yeni gelecek aile bireyine karşı daha doğmadan sevgi dolu beklentiler içerisinde olmalıdırlar. Yani hamilelik planlanan,istenilen ve beklenilen bir hamilelik olmalıdır. Yeni bebek onlara anne veya baba olma duygusunu hissettirecek ve anne babalar bu durumdan büyük bir keyif alacaklardır.

Yeni doğacak bebeğin en büyük ihtiyacı sevgi dolu bir aile ortamı ve onu devamlı seven ,onunla birlikte vakit geçirmekten mutluluk hisseden,onu koruyan anne ve babasının olmasıdır. Anne babanın çocuk doğmadan önce, onun sadece fiziksel gereksinimlerinin olmadığını ek olarak duygusal olarak da devamlı sevgi ve ilgiye ihtiyacı olan bir birey olduğunu unutmamaları gerekir. Bu sevgi dolu ortam, doğacak bebek için daha gebelik dönemindeyken hissettirilmelidir. Özellikle bebek daha gebelik döneminde annenin kendini mutlu ve huzurlu hissetmesi, yeni doğacak bebek için heyecanlanması ve bu konuda kendini rahat hissetmesi önemlidir. Elbette ki bunun sağlanmasında babanın anneye olan psikolojik desteği ve yardımı, ek olarak diğer çevredeki bireylerin annenin bu durumunu onaylaması ve ona yardımcı olması annenin psikolojik rahatlığının sağlanması açısından gereklidir.

*Baba Adayının Gebeliğe Hazır Oluşu:

Gebeliğe sadece anne adayının değil baba adayının da hazır olması gerekmektedir.gebelik süresince eşinde oluşacak fiziksel ve ruhsal değişiklikler hakkında baba adayının bilgi sahibi oluşu çiftleri bu sürece hazır hale getirir.gebelik döneminde anne adayı kendini çirkin hissedebilir,her şeye daha fazla alınır,insanlar arası ilişkilerde daha hassastır,ağlamaları başlamıştır.bu duruma karşı baba adayı hazırlıklı olmalı,gebenin bu hasas dönemini göz ardı etmemelidir.

*Bilgi sahibi olmak

Bebeğin zihinsel, fiziksel ve duygusal gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak genellikle sonrakidönemlere bırakılmaktadır. Çocuklar büyüdükçe,geliştikçe o döneme ait gelişimleri takip edilmekte, sorun çıktığında o soruna dair çözümler aranmakta ve yine genellikle geleneksel yöntemler tercih edilmektedir. Oysa çocuk gelişimi ve eğitimi başlı başına teknik bir konudur,bir bilimdir. Hatta birkaç bilim dalı bu konuyla ilgilenmektedir. İnsanın mizacı, bilişsel, duygusal ve fizyolojik gelişimi özellikle yaşamın ilk 6 yılında çok hızlı oluşur. Bu yıllar insan yaşamı yönünden çok önemlidir. Bu dönemde bebeği gelişim özellikleriyle tanımak ve gelişmesi için gerekli ortamı hazırlamak, ona destek olmak çok önemlidir. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda anne-babanın özellikle 0-6 yaşa ait gelişim özellikleri hakkında bilgi sahibi olmasının önemi görülmektedir.

*0-2 yaş döneminin gelişim özellikleri ve olması gereken anne-baba tavrı

Yeni doğan bebeğin gelişimi ilk yılda çok hızlı olur. Bu dönemin en önemli özelliği bebeğin yetişkine bağımlı olması,o olmadan hayatını devam ettirememesidir. Fiziksel ihtiyaçları için doğuştan getirdiği bazı reflekslere sahiptirler. Ancak refleksler tek başlarına -yani bir yetişkinin desteği olmaksızın- hayatını sürdürmeyi sağlayamazlar. Bu dönemde bebeğin, beslenmesi, temizliği, uykusu kadar önemli olan bir husus da bebeğin sevgi ve şefkatle sevilmesidir.

Yapılan bir çok araştırma bebeklik döneminde sevgiden yoksun bırakılan bebeklerin çok iyi bakılsalar bile duygusal bazı problemler yaşama olasılıklarının oldukça yüksek olduğunu göstermektedir. Hatta bazı durumlarda yine iyi bakılan çocukların sırf sevgiden yoksun bırakıldıkları için fiziksel ve zihinsel gelişimlerinin bile yeterli düzeye ulaşmadığı gözlenmiştir. İlk yılda bebeğin uyku, beslenme ve temizlik ihtiyacının düzenli ve yeterli karşılanması önem teşkil eder. Bebeğin ihtiyaçlarının zamanında ve yeterli karşılanması bebeğin dış dünyaya ve anneye olan güveninin ilk basamağını oluşturur. Bu yolla hem dış dünya ile ilişki kurmayı ve güven duymayı öğrenir hem de kendisine bakan, onu seven ve ihtiyaçlarını karşılayan kişiye bağlılık geliştirir.

İlk 2 yılda çocuğun bağlanabileceği bir yetişkinin olması önemlidir. Bu bağlılık çocuğun birey olmaya geçiş sürecinde etkilidir ve dış dünya ile ilişki kurmasında istek ve ihtiyaçlarının belirtmesinde ve karşılamasında bir araç olarak da kullanılır. Ve daha sonra kendi ihtiyaçlarını karışlamayı öğrendikçe ve becerileri geliştikçe birey olma özelliği gelişir. Bu dönemde de yetişkine olan bağlılığından kurtularak kendine güvenmeyi öğrenir,bağımsız bir birey olur ve sorun çözebilme yetisini geliştirir. Bebeklerin hareket becerileri geliştikçe, merakları ve çevreye olan ilgileri arttıkça çevreyle olan iletişimleri de artar. Özellikle bebeğin yürümeye başladığı 1 yaş civarında onu fiziksel zararlardan korumak amacıyla hareket etmesine, çevreyi keşfetmesine fırsat vermek bu dönemdeki sosyal, zihinsel ve duygusal gelişiminin desteklenmesi bakımından önem taşır. Bu dönemde çocuğu koruma düşüncesiyle çok müdahale etmek, durdurmak, dokunmasına, becerilerini denemesine izin vermemek ve engelleyici olmak hem çocuğun kendine güvenmesini olumsuz etkiler hem de becerilerini geliştiremez ve bu nedenle de bağımlı hissetme olasılığı artar. Aynı şekilde 2 yaş civarında çocukların hareketliliklerinde ciddi bir artış gözlenir. Motor koordinasyonları artmıştır, bir çok şeyi kendi kendilerine yapmak isterler. Bu dönemdeki destek çocuğun deneyimleyerek öğrenmesini arttıracağı için hem zihinsel gelişim açısından hem de yine benlik saygısının gelişimi açısından büyük önem taşır. Yine bu dönemde çocuk ev eşyalarını ve çevresini tanıma ihtiyacındadır. Oyun oynama konusunda desteğe ihtiyaç duyar. Hareketli oyuncakları ilgisini çeker. Sosyal olarak yeterince gelişmediklerı için yaşıtlarıyla oyun kuramazlar. Bu nedenle anne-babayla veya kendilerinden büyük kendisini idare edebilecek daha büyük çocuklarla oynarlar. Bu dönemde anne-babanın çocukla oynaması sadece çocuğun oyun ihtiyacını karışlamak anlamına gelmeektedir. Aynı zamanda ebeveynin çocukla kurması gereken iletişimi geliştirmek, çocuğu tanımak, duygusal gelişimini takip etmek açısından da oldukça önemlidir. Ayrıca çocuğu oyun sırasında gözlemlemek ve onun oyun arkadaşı olmak çocuğu tanımak için en kolay yoldur. 2 yaş civarında çocuk anne ve babasına karşı ağlayarak her istediğinji yaptırır hale gelebilir.bu dönemde çocuklar “ağlayarak istediklerini yaptırmayı” öğrenirler.anne ve babanın tutarlı davranışları ,çocuk ağladığında sonucu ne olursa olsun geri adım atmamaları çocuğun “ağlayarak istediklerini elde edemeyeceğinin” bir göstergesi olur ve sağlıklı,ne yapması gerektiğini bilen,uyumlu bir çocuk geleceğe anne ve baba tarafından hazırlanır.

Tüm bu aşamaları başarı ile geçen;ortaklaşa kararlar alan,bebeğin doğuşundan sonar karşılaşacağı gerçekleri bile ve bebeğin gelişim dönemleri ile ilgili araştırma yapıp bilgi sahibi olan her anne baba doğacak bebeğe ve dolayısıyla gebeliğe hazırdır.

Okul öncesi eğitim, çocuğun aileden ve evinden çıkıp sosyal anlamda yeni bir dünyaya attığı ilk adımdır. Çocuklar bu dönemde evden ya da evde bağlandığı kişiden ayrılmaya bağlı olarak, o kişiyi kaybedeceği, kendisinin ya da o kişinin başına bir şey geleceği, o kişi yanında olmadan güvende olamayacağı düşüncesi ile okula uyum sağlamada bir takım problemler yaşayabilirler. Yapılan araştırmalara göre, okula başlayan her 10 çocuktan 8’i çeşitli derecelerde okula uyum sorunları yaşar. Her çocuğun uyum süreci farklıdır. Bazı çocuk rahat olurken bazısı 3 günde bazıları da daha uzun sürede okula uyum sağlarlar.

OKULA UYUM SÜRECİNİ ZORLAŞTIRAN BAZI KOŞULLAR

• Aile içi iletişim problemleri
• Boşanma
• Taşınma
• Kardeşin doğumu
• Kardeş kıskançlığı
• Aşırı bağımlı olmak
• Tek çocuk olmak
• Ölüm, kaza ve hastalık

Okula uyum sürecinde çocukların gösterdikleri temel davranışlar; ağlama, regresyon ( yaş düzeyinin altında davranışlara geri dönme), içe kapanma, saldırganlık, annenin sınıfa gelmesini istemek, söz dinlememe, inatçılık, yalan söyleme vb. şekilde sıralanabilir. Bu durumda çocukla inatlaşmak, yargılamak, tehdit etmek, ceza vermek, şiddet ve baskı uygulamak okula gitmek istememe davranışını okul fobisine dönüştürür.

Okula gitmek istememe durumunda, uygun ebeveyn tutumu ve okulun desteği ile bu sorun aşılabilir. 1996 yılında Muris ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmanın sonucuna göre; çocuğa aşırı düşkün olmak, sorumluluk vermemek, aşırı disiplinli, sınırlayıcı, ilgisiz, eleştirici ve suçlayıcı olmak çocuğun gelişim aşamalarını sağlıklı atlayamamasına ve buna bağlı olarak başta uyum sorunu olmak üzere daha birçok probleme neden olmaktadır. Güven verici ve destekleyici bir tutum sergilemeniz çocuğunuzun gelişim aşamalarını sağlıklı atlamasına yardımcı olur.

PEKİ NE YAPMALIYIZ?

• Sabah evden çıkmadan önce özellikle yemek ve giyim konusunda onunla inatlaşmamaya özen gösterin,
• Güven duygusunu arttırması ve okulda kendisini rahat hissetmesi için sevdiği bir oyuncağını yanında götürmesine izin verin,
• Siz veya eşinizden hanginizden daha kolay ayrılacağını düşünüyorsanız ilk günlerde okula o bıraksın,
• Onun okulda olduğu saatleri kapsayan sürede kendi aktivite ve programlarınızdan yanında konuşmamaya özen gösterin,
• Okuldan sonra beraber yapabileceğiniz bir aktivite planlayın,
• Okula başlamadan 1 hafta öncesinden okulun ilk günü hakkında konuşun, kendi anılarınızı anlatın. Kaygılarının neler olduğunu anlamaya çalışın. İlk gün okulda ne yapılacağını bilmek, belirsizliği ve buna bağlı oluşan kaygıyı azaltır,
• Çocuğunuzun, okulun ilk günü kendisini daha rahat hissetmesi için okul açılmadan kısa bir süre önce onunla okula gidebilir, sınıfını gösterebilir, öğretmeniyle tanıştırabilirsiniz,
• Okula geliş-gidiş saatlerini net belirleyin ve çocuğunuzla paylaşın. Söz verdiğiniz saatte orada olun,
• Ayrılırken mutlaka ‘hoşça kal’ deyin. Kaçmak ya da kandırmak çocuğunuzun daha çok korkmasına neden olur,
• Vedalaşmaları her zaman kısa tutun.
• Akşam eve geldiğinizde ona gününün nasıl geçtiğini sorun. Bunu sorarken sorgulayıcı olmaktan kaçının.
• Çocuğun okula başlaması çocuk kadar anne- babayı da kaygılandırır. Endişelerinizi mümkün olduğunca çocuğunuza yansıtmayın. Çocuğunuzun anne ve babasının içinin rahat olduğunu ve kararlı olduğunu görmesi kaygısını azaltacaktır.

Alkolizm ve Bireyselleşme Sorunları

Alkol, beyin, sinir sistemi,sindirim sistemi, karaciğer, kemik iliği gibi hayati merkezler başta olmak üzere bütün vücudu etkileyen bir maddedir. Etkinin şiddeti alınan alkolün miktarına ve sıklığına bağlı olduğu kadar kişinin duyarlılığına göre de değişir. Alkolün neden olduğu toplumsal,ruhsal,adli vb.kötü sonuçlar bu satırlara sığmayacak kadar fazladır.

Alkolizm,müzmin(kronik),tekrarlayıcı bir hastalıktır.Bu hastalık ilerleyicidir;yani gittikçe kötüleşebilir.Şiddetli alkolizm;şeker hastalığı ya da yüksek tansiyon gibi kronik hastalıklarda olduğu gibi sürekli takibi gerektirir.Aralarda kriz durumu yaşanabilir.

Alkoliklerde alkole karşı fiziksel duyarlılığın yanı sıra bütün istenmeyen sonuçlarına rağmen irade gücü ile yenilemeyen içme ile ilgili zihinsel bir takıntı vardır.Yani bu kişiler alkole bağlı olarak yaşadıkları kötü sonuçlardan ders almazlar.Ve hatta başlarına gelenlerin gerçek nedenlerinin alkol olduğunu inkar ederek teselliyi yine alkolde ararlar. Alkol kullanımı ile ilgili sorunların her geçen gün artması ve bu kullanımla ilişkili bozuklukların tedavisinin de sistematik olarak yapılmasının gerekliliğini doğurmuştur.

Birleşik devletlerde alkol kullanımının toplum sağlığı açısından kalp hastalıkları ve kanserden sonra üçüncü sırada yeralması sorunun önemi açısından iyi bir veri teşkil etmektedir. Ülkemizdeki alkol alış oranı da gözle görülür bir şekilde artış göstermiştir. Ne var ki alkol alış yaşı çok aşağılara inmiştir. Çevremdeki gençlerin alkol alımlarındaki artışla birlikte ortaya çıkan sosyal aktivite bozuklukları,medyanın etkisi,hızlı toplumsal değişme,bireyselleşme sorunları benim bu konuyla ilgili makale yazmama sebep oldu.

Alkol kullanımında bireyselleşme sorunlarını araştırmamın sebebi birçok insanın alkole arkadaş edinme ,sosyalleşme sebebi ile başlaması ve bu unsurun çok fazla göz önüne alınıp irdelenmemesindendir.Genelden özele gidip bu tablonun net bir şekilde görülmesini hedefliyorum.

Alkol Kullanımı ve Alkolizm:

İnsanlık tarihi kadar eski olan alkol kullanımı çağlar boyunca değişik bakış açılarıyla ele alınmıştır. Töresel, bir anlamda sosyakültürel açıdan ;alkol kullanımı kişinin kendi isteği ve iradesiyle medikal anlamda ise;kullanımın hastalıkla ilgili olduğu kabul edilmiştir.Alkol kullanımının sebep ve sonuçlarının kullanan kişinin yanında aile ve toplumu da psikolojik,sosyal,ekonomik açılardan önemli boyutta etkilemesi sorunu “biyopsikososyal” bir model içinde ele alma gereğini doğurmuştur.Olumsuz sonuçlar hem sadece o içme dönemlerinde,hem de uzun süreli içiciliğin getirdiği sorunlar ağlamında kişiyi etkilemektedir.

Trafik kazalarına,şiddete,suç işlemeye,iş kayıplarına ve ölümlere yol açmaktadır.Bu olayların sonuçlarını sadece kişi değil,bütün aile bireyleri ve yakınları çekmektedir. ABD´de alkolü kötüye kullanım ve bağımlılığın bedeli 1983 te 116.9,1988 de 85.9 milyar dolar olarak tahmin edilmiş. Bunun %61i kaybı ve azalan üretkenliğe bağlanırken, sadece %13ü sağlık harcamalarına bağlanmıştır.(Harwood,1985,Rice,1990) Alkol kullanımı ilk ilişkili tanımlamaları tarih boyunca değişmesinin yanında tedavi ,çaba ve programlarına da paralel değişiklikler gözlemlenmiştir. Birleşik devletlerde temeli 1950lerde atılan en yaygın alkol tedavi modeli olarak,Minnesetto modeli kabul edilmektedir.Birleşik devletlerde 1970lerin sonu ve 1980lerin başında tedavi hizmetleri devlet sektöründen yavaş yavaş özel sektör organizasyonlarının eline geçmiştir. Ülkemizde ise 1980lerin başında devlet sektörü yeni yeni devlet sektörü bu organizasyonları kurmaya başlamıştır.İlk “Alkol Tedavi Klinikleri” üniversite bünyelerinde kurulmuş,bunu 1983 yılında Bkırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bünyesinde kurulan Amatem izlemiştir.

Alkolizm deyince birçok insanın zihninde ,parklarda ispirto şişesine sarılıp sızan ağır alkol bağımlıları canlanır.Oysa alkolizm,bireyin beden ve ruh sağlığını,aile,sosyal ve iş uyumunu bozacak derecede sık ve fazla alkol alma isteğini durduramama şeklinde ortaya çıkan bir bozukluktur.

Alkol Kullanma Biçimleri:

Alkol kullanma çok farklı biçimler sergileyebilmektedir.Alkol kullanan her insanda sosyal sorun,sağlık sorunuve buna benzer başka sorunlar oluşmayabilir.Bu kişiler daha çok sosyal içicilerdir.Alkolün bu sorunlarıyla karşılaşmadıkları demek alkolün risklerini kabullenmedikleri anlamına gelmez.Tıbbi sorun yaşayan ,ama alkole bağlı olmayanlar ,alkolü kötüye kullananlar da sosyal içiciler olarak adlandırılır.

Günde 1-2 kadeh içki almanın kalp hastalığı riskini azaltabileceğine işaret eden bilimsel araştırmalar bulunmasına rağmen bazıları için alkol kullanımı kontrol edilemeyen bir saplantıya dönüşür.Alkolü az miktarda problemsiz olarak kullanan pek çok insan olduğu gibi bu nedenle zaman zaman bazı derde giren kişilerve yelpazenin en ucunda alkolsüzyaşayamaz hale gelen ve bu yüzden hayatı felç olmuş insanlar vardır.

Alkol kullanımının tıbbi olarak kabul edilen normal sınırı erkekler için (2), kadınlar için (1) içkidir.Birim olarak bir içki,bir kutu ya da şişe biraya,bir bardak şaraba ya da 45ml´lik bir “tek”sert içkiye(votka,viski vb.) eşittir.Bu şekilde hesaplandığında alınan içkinin türünün hiç bir önemi yoktur.Yani üç bira içmekle üç duble votka içmek aynı miktarda alkol alımına sebep olur ve etkisi aynıdır.

Din ve töreleri ile alkolü onaylamayan toplum kesimlerinde alkolizm oranı daha düşüktür.Alkolün kolay elde edilebirliği ile fazla alkol kullanımı arasında da bir bağ vardır.(Atabek,E;1983)

Alkol kullanımının problem haline dönüşmesi için kişinin sürekli alkol alıyor olması da gerekmez.Kişi zaman zaman kullansa da alkol almaya bağlı olarak aşağıdaki problemlerden birini dahi tekrar tekrar yaşıyorsa profesyonel yardımı gerektirecek düzeyde alkol kullanma problemi var demektir.

1) İşte,okulda ya da evde üstüne düşen görevleri tekrarlayıcı bir şekilde aksatma
2)Fiziksel olarak tehlikeli durumlarda yineleyici biçimde alkol kullanımı
3)Alkol ile ilişkili ortaya çıkan yasal sorunlar
4)Alkolün neden olduğu ya da alevlendirdiği sürekli ya da tekrarlayıcı insanlararası sorunlar(alkolllüyken eşle tartışmalara girmek ya da kavga etmek v.b.)

Toplum alkol kullanımını kontrol edemeyen kişilerin ruhen zayıf hatta dengesiz olduğunu düşünür.Birçok “alkolik” de kendini böyle görür.Ancak alkolizmin bir hastalık olarak görülmesinden asıl kasıt kişinin alkol karşısında iradesini ve seçim gücünü kaybetmesidir.Alkol kullanma karşısında güçsüzlüğünü kabul etme ve bu konuda yardım arama iyiye doğru değişimin ilk adımıdır.Milyonlarca insanın bu ilk adımla başlanan yolda alkolün sosyal hayatlarına verdiği zararın üstesinden gelmiştir.

Alkolizm Tipleri:

a) Gamma Tipi Alkolizm:

Aşırı miktarda alkolün aralıksız biçimde alındığı epizotların yaşandığı,ama aralarda alkol alımının olmadığı dönemlerin olduğu alkolizm tipidir.Örneğin;kişi günler boyunca sızıncaya kadar alkol alır ve ayılı ayılmaz içmeye devam eder.Sağlık durumu nedeniyle içemez hale gelince bir kaç gün hasta yatar.1-2 hafta alkol alamaz,ama sonra her şeye yeniden başlar.Bu kişlerde temel problem alkol aldıkları zaman ortaya çıkan kontrol kaybıdır.Sarhoşluk anında yaptığı şeyleri çoğunlukla hatırlamaz.Yasal ve sosyal problemler ortaya çıkar.Kişi suç işleyebilir,sosyal çevresiyle problemler ortaya çıkar.

b) Fransız Tipi Alkolizm:

Kişi sürekli olarak fazla ama esiri olmayan miktarda alkol alır,alkol kullanımı bir hayat tarzı haline gelmiştir.Herhangi bir nedenle alkol almayı bırakırsa alkol yoksunluğuna girebilir.Uzun vadede sağlık problemleri ortaya çıkar.

c) Tip A-B ya da 1-2:

Bu tip alkolizm çok erken yaşlarda başlar.Genellikle bu kişilerin ailelerinde de alkolizm öyküsü vardır ve alkolizm antisosyal kişilik bozukluğuile birlikte de sıkça görülür.Çok kötü ve sinsi bir ilerleyişi vardır.

d) Daha İyi Gidişli Alkolizm Tipi:

Bu tip alkolizm daha geçyaşta başlar.Aile öyküsü yoktur.Genellikle alkolizme depresyon eşlik eder.Hastanın tedavisi daha kolaydır.(Karamustafaoğlu,O,1981)

Alkol Alımına Bağlı Bozukluklar:

a) Depresyon:

Alkol beyin fonksiyonlarını değiştiren ,bağımlılık yapma potansiyeli yüksek bir maddedir.Alkol etkisi altındaki bir kişinin ruhsal durumunun öngörüsünü yapmak oldukça zordur.

Alkolün bedendeki dağılımı,emilimi,atılım gibi özelliklerinin beyindeki aktivitesinin belirsizliğinden kaynaklanmaktadır.Etkilerinin öngörüsü belirsiz olan bir maddenin kontrolünün sağlanası imkansızdır.Bu belirsizliklerin yanında çok gözlenen ve kabul edilen gerçeklerden biri alkolün ruh ve beden sağlığını olumsuz etkilediğidir. Bugün alkolün ruh sağlığına olumsuz etkilerinden en çok bilineni depresyon dediğimiz klinik durumdur.Depresyon;umutsuzluk,keder,kararsızlık,konsantrasyon bozukluğu ,sıkıntı,suçluluk duyguları,isteksizlik,hız kaybı,uykusuzlukla,bazen de bedensel şikayetlerle seyreden ruhsal bir hastalıktır.

Depresyon toplumda çok sık görülür.Bazen tedavi edilmediğinde intihar davranışı ile sonuçlanan bu hastalığın ,alkol kullanıyla ilgili değişik düzeylerde ilişkisi vardır. Alkol kullanımı depresyona sebep olur.Alkol bağımlıları bağımlı olmayanlara göre depresyona yakalanma açısından oldukça fazla riske sahiptir.Alkol bağımlılarının %80 kadarında depresyon tablosu görülebilir.Bu oran,,genel toplum oranlarının neredeyse dört katıdır.

Alkol bağımlılarındaki depresyon hastalığı genellikle alkolü bıraktıktan sonra fark edilmektedir.Alkol kullanımının devam ettiği dönemlerde ,alkolü kullanan kişi bu belirtileri ( sıkıntı,isteksizlik,huzursuzluk v.s ) alkolü fazla kullanmaya bağlanmakta,çeversindeki kişiler de alkolün gizlediği bu hastalığı fark edemememektedir.Böylece kişide yavaş yavaş bireyselleşme sorunları gözlemlenir.

b) Kişilik Bozuklukları:

1) Alkolü Bırakma Sendromu: Uzun süreli ve düzenli alkol alan kişiler alkolü bırakınca değişik derecelerde bırakma belirtileri gösterirler.Bu belirtiler kısaca şunlardır:Grand-mal epilepsi nöbetleri,terleme,kusma,halsizlik,bulantı,uyku bozukluğu,korkulu düşler kısa süreli görme-işitme ve dokunma hallisünasyonları

2) Delirium Tremens: Kronik alkolizmde alkolü bırakmaya bağlı olarak ortaya çıkan akut beyin sendromudur.Bu bireylerde zamana ve mekana karşı oryantasyon bozulmuştur.

3) Alkol Hallüsünozisi: Uzun süre ve aşırı miktarda alkol alan bireylerde alkol bırakıldıktan sonra ortaya çıkan canlı,sürekli görme ve işitme varsanıları.

4) Korsakof Psikozu(Alkol Amnestik Sendromu): Bireyde yakın ve orta geçmişe ilişkin bellek bozukluğudur.Bireyde yakın ve orta geçmişe ilişkin bellek bozukluğu varken,uzak bellekte bozulma görülmez.

5) Alkol Bunaması (Alkolik Demans): Uzun süreli alkol kullanan bireylerde görülen bunama;burada zaan ve mekana yönelik oryantasyon bozukluğu vardır.

6) Alkol Paranoyası: Kronik alkoliklerde görülen ağır kıskançlık ve aldatılma duyguları ile ortaya çıkan bir psikozdur.

7) Karaciğer Sirozu: Aşırı alkol tüketimi sonucu karaciğer tükenerek işlevini yapamayacak duruma gelmesi ve sonuçta bireyin yaşamını bitirmesidir.(Gençtan,E,1977)

Alkol Alımı Ve Bireyselleşme Sorunları

Alkol alan bir kişide yavaş yavaş birey olmada sorunlar çıkar.Kişi eski özelliklerini kaybeder,kişinin irade gücü ,yaşam tarzı,sosyal ilişkilerinde değişiklikler gözlenir.Fakat kişi bunların değişim gösterdiğini ısrarla reddeder.Ama zaman içinde artan problemler bu gerçeği ortaya çıkarır.Bir çok kişi alkol karşısında aciz olduğunu ve yenik düştüğünü itiraf edene kadar korkunç deneyimler yaşar,maddi manevi büyük kayıplara uğrar,insanlarla ilişkileri bozulur,çalışma hayatları alt üst olur,ruhsal çöküntü yaşarlar.Oysa bu kadar ağır bedel ödemeden ,alkol içmeyi kontrol edemediğini farkedip yardım arayışına girmek en iyisidir.

Alkolikler genellikle “dibe vurmadan” yani her şeylerini kaybetmeden alkolik olduklarını kabul etmezler ya da sırf çevrelerindekileri susturmak için alkolik olduklarını söyler,ama bunu değiştirmek için hiç bir çaba göstermezler.Bu yüzden tedaviye istekli değildirler.

Ailelerin alkolik hastayı destekleyen tavrı “onun dibe vurmasını” ya da dibe vurduğunu farketmesini engeller. Bir başka deyişle;alkolik parasız kalır ,annesi para verir,karakola düşer,babası kurtarır,hasta olur,eşi hastaneye götürür v.s. alklün olumsuz sonuçlarıyla hasta değil,hep ailesi yüz yüze gelir. O ise alkolün verdiği sarhoşluğa sığınıp tüm sorunları inkar eder ya da hep başkalarını suçlar. Bu kadar derdi çeken aile de sürekli olarak alkolü bırakması için alkolik kişiye baskı yapar ve alkolik,bu baskıyı içmesinin nedeni olarak gösterir. “Karımın dırdırından,ailemin baskısından dolayı içiyorum” bahanesini sık sık duyarız. Oysa bu dırdır ve baskı alkole karşıdır.İşte bu durumda bir kısır döngü yaşanmaktadır. Yani alkolün kötü sonuçlarını sırtlanan aile,hastanın bunlarla yüzleşmesini aslında engellerken,yaptıkları baskıyla hastanın stresini daha da arttırırlar.Aileler,özellikle eşler,alkolizmden kendileri sorumluymuşcasına bir suçluluk içinde,kendilerini paralama derecesinde bir kurtarma çabasına girebilirler. Eşler de ,buna bağlı depresyon sıkça görülür.Kişi alkol kullandıkça güvensiz ve bağımlı bir kişilik sergileme boyutuna girerler.Kendini bir bebek gibi yakınlarının bakımına terkeder. Sonuç olarak; alkol kullanımıyla birlikte alkolün olumsuz etkileri kişinin kişilik yapısını etkiler hale geliyorsa acilen müdahale etmek gerekmektedir.

Bir problem düşünün,%2-20 çocukta rastlanabiliyor.Yani her sınıfta bir ya da iki öğrencide bulunabileceği gibi sınıftaki her beş çocuktan birinde de bulunabiliyor.Fiziksel hiçbir farklılığı olmayan bu çocukların problemi yalnızca ,dikkati sürdürme yeteneklerinin azlığından ibaret.Bunun dışında hiçbir zihinsel özürleri yok.Ama bu basit gibi görünen yetersizlik nedeniyle basit ya da karmaşık bir çok davranış problemleri geliştirebiliyorlar.Bu çocuklar kendilerine söylenen bir şeyi kavrama sorunları olmadığı halde kendilerinden bekleneni anlamaya yetecek kadar dikkatlerini söylenenler üzerine yoğunlaştıramadıkları için hiçbir şey anlamamış ya da unutmuş gibi istenen görevleri yerine getiremiyorlar.

Okullarımızın hemen her sınıfında bu problemi yaşayan öğrencilerle karşılaşabiliriz.Bu çocuklarımızı eğitirken şu yöntemlerden yararlanabiliriz:

1)Hangi eğitim yönteminin daha yararlı olacağını çocukla tartışın.Çalışmalarda neyin onlara daha faydalı olabileceğini çocuğunuza sorabilirsiniz.Bu çocuklar sıklıkla çok iyi sezgi sahibidirler.Eğer sorulursa en iyi nasıl öğrenebileceklerini söyleyebilirler.

2)Öğretmene olabildiğince yakın oturtun.

3)Kuralları kısa ve basit anlatın.Hatta yer yer yazıp da verebilirsiniz.Kendinden bekleneni bilmek onları yüreklendirecektir.

4)Dikkat dağınıklığı olan çocukların düzene gereksinimleri vardır.Bu çocuklar yaptıkları etkinliklerde başvurabilecekleri bir tablo ve listeden çok fazla faydalanırlar.Anımsatıcı şeylere gerek duyarlar,tekrara gerek duyarlar.

5)Talimatları peş peşe sıralamayın,basit ve kısa talimatları bile tekrarlayın.

6)Sınıfta öğretmeni mümkün olduğunca çok göz teması kurmalıdır,evde de bunu tekrarlayın.Çocuğunuzla mümkün olduğu kadar göz teması kurmaya gayret edin.

7)Okul içi sınırları belirleyin,öğretmeninden bu konu ile ilgili olarak açıklama yapması için yardım isteyin.

8)Okul sonrası program çizelgelerini kendilerinin hazırlaması konusunda ona yardımcı olun.Böylece onu “ertelemeden” korumuş olursunuz.

9)Zamanla sınırlı testlerin sayısını azaltın.Zamanla sınırlı testler dikkat dağınıklığı olan çocukların bildiklerini göstermelerini engeller.

10)Arada sırada küçük işler vererek kendini toparlamasına ve deşarj olmasına yardımcı olun.

11)Ödevin miktarına değil,kalitesine önem verin.

12)Ödevleri ya da projeleri küçük ödevlerle bölün.Bu dikkat dağınıklığı olan çocuklar için uygulanabilecek en iyi eğitim tekniğidir.Bu yöntemle çocuk “asla başaramayacağım” duygusunu yenecektir.

13)Başarısını olabildiğince çok değerlendirin.Bu çocuklar öyle çok başarısızlıkla iç içe yaşamaktadırlar ki,elde edecekleri olumlu değerlendirmelerin tümüne ihtiyaçları vardır. Yüreklendirilmeyi çok severler.

14)Periyodik teke tek görüşmelerle performansı ile ilgili geribildirimler verin.Suçlayıcı,yargılayıcı geribildirimlerden kaçının.

15)Bellek bu çocuklar için en önemli sorundur.Özellikle anımsama belleği ile ilgili sorunları aşmak için ona küçük hileleri öğretin.Konuyla ilgili kodlamalar,ipuçları ,kafiyeler ile konunun ana hatlarını anımsadıktan sonra detaylarla ilgili bilgileri size aktarmaları kolay olacaktır.

16)Öğretmede ana hatları kullanın ,çalışırken altını çizmeyi öğretin.

17)Söyleyeceğiniz şeyi söylemeden önce onun ne olduğunu bildirin.”Birazdan size ev ödevleri ile ilgili bir şey söyleyeceğim.”sonra söyleyin..”ev ödeviniz sayfa on”Son olarak da söylemiş olduğunuzu özetleyin.”Ödevinizin onuncu sayfada olduğunu söyledim”.Dikkat dağınıklığı olan çocukların görsel algıları,işitsel algılarından iyi olduğundan,mümkünse söylediğinizi yazmayı deneyin.-öğretmenlere yöneliktir-

18)Sınıfta uyararak küçük düşürmeyin,aranızda saptayacağınız sır bir hareket yaparak uyarabilirsiniz.-öğretmene yöneliktir-

19)Beklentileri açık ve anlaşılır hale getirin.

20)Test tekniğini öğretin.

21)Evden okula-okuldan eve bir not defterleri kullanın.Bu aile ile öğretmen arasında günü gününe iletişim sağlar ve veli toplantılarını azaltır.Ayrıca bu tür çocukların gereksinim duyduğu geri bilgilendirme açısından da yardımcı olur.

22)Büyük çocuklarda sınıfa gelmeden önce hazırlanmayı hatırlatın.Herhangi bir gün ne tartışılacağı hakkında ne kadar çok şey bilirse sınıfta o kadar fazla şeye egemen olacaktır.

23)Onaylayın,taktir edin,destekleyin,ufak başarılarını bile övün.

24)Daha ileri yaştaki çocuklara sormak istedikleri soruları yalnızca hatırlatacak notlar tutmaları için yardımcı olun.Temelde kendilerine ne söylenildiği konusunda değil,ne düşündükleri konusunda da not tutmaları yararlı olur.

25)Mümkünse her konu için çocuklara bir çalışma partneri ayarlayın.(kendi akran grubundan)

26)Öğretmeni ile sık sık görüşün.Görüşmelerinizin sadece kriz dönemlerinde ve sadece sorunlar için olmasından kaçının.

27)Çocuğunuzun kendisine ve çevresine kendini ispatlayacağı konular/ortamlar yaratın.(örneğin;spor,müzik v.b.)

28)Her zaman pırıltılı anları gözler durumda olun.Bu çocuklar göründüklerinden çok daha fazla artistik ve zekidirler.Yaratıcılık,oyun,spontane ve coşku doludurlar..

Okullar açılırken sadece çocukların değil, anne babaların da heyecanlarını yüzlerinden okuyabiliriz. Ve bazen anne babalar çocuklarından çok daha fazla heyecan içinde olabilirler. Bazen bu heyecan korkuya , kaygıya ve hatta fobiye dönüşebilir. Bu durumdan en fazla etkilenen ise çocuk olur..

Fobi; kaçma, panik, korku anlamlarına gelen “phobos” kelimesinden gelir. Bir korku tehlike kaynağı olmayan yahut kişi tarafından tehlike kaynağı olmadığı bilinen obje ya da durumlara bağlıysa buna fobi denilir. Kişi obje ya da durumun onda bir tehlike kaynağı oluşturmayacağını bilmesine rağmen bedensel tepkiler gösterebilir. Bunlar; kalp çarpıntısı, terleme, titreme, solunumda sıklaşma olabilir. Kişinin en fazla sergileyeceği tavır ise ” kaçınma” dır.

Okul fobisinde ise; çocukta okul kelimesi geçtiğinde sürekli bir kaygı hâli, somatik şikayetler (fizyolojik temele dayanmaksızın karın ağrısı, mide bulantısı vb. şikayetler), kaçma-kaçınma davranışları ( okula gitmek istememe, kaygı veren arkadaş ortamlarından kaçınma..) gözlemlenir. Çocuk okul hayatı dahil, okulla ilgili birçok şeyden kaçınır, o durumlara isteksizlik duyar. Duygusal değişimleri çoktur. Çok mutluyken birden mutsuzluğa kapılır. Çocuk okuldan kaçmaz (okul kaçağı ile okul fobisini karıştırmamalıyız) Okul fobisi olan ya da okula alışma sıkıntısı çeken çocuğun okula gitmek istememesi ve gitmediği durumlar anne babanın bilgisi dahilinde olur. Çocuk daha çok anne babayı ikna etme çabası içindedir..

Peki bu durum hangi çocuklarda daha sık görülür? Daha çok anneden pek ayrılmamış, anneye bağımlı olan çocuklarda okul öncesi ya da ilkokul dönemlerinde okula adapte olma zorlukları sık görülür. Burada çocuğun korkusunu yenmesini sağlamada okulun olduğu kadar ebeveynin de rolü büyüktür..

Okul fobisi hangi durumlarda sık görülür?

*Anne ya da babaya bağımlı olan çocuklarda

*Öğretmeniyle uyum sağlama zorluklarında: sert, cezalandırıcı, zor görevler isteyen öğretmenlerde çocukta oluşan ” başaramama” kaygısından ötürü

*Akran gruplarına uyum sağlamadaki zorluklarda

*Mental düzeyiyle ilgili sıkıntılarda : Çocuğun bulunduğu sınıf zeka ve beceri düzeyine uygun değilse ( ilkokula başlamadan önce okul olgunluğu testinin yapılmasını öneririm)

* Evde yeni doğmuş bir bebek varsa.. Annenin sevgisinin kaybedilmesinden korkma ve evden uzaklaşmayı istememe

Anne babalar okula gitmek istemeyen çocuklarına karşı nasıl davranmalılar?

* Okul vakti gelmeden en az yarım saat öncesinde ev çocuk için cazip halden çıkarılabilir. Örneğin; oyuncaklar toplatılabilir, çizgi film kapanabilir.

*Anne baba tehtid, ceza ya da korku unsuru yaratacak her türlü konuşmadan uzak durmalı. Öncelikle çocuğun ihtiyaçlarını farketmelidir. Okul fobisinin sebeplerini anne baba anlamaya çalışmalıdır. Bu durum için ise en önemli kriter anne babanın çocuklarını tanıyıp ihtiyaçlarını bilmelerinden geçer..

* Uyum süreci uzadığında okul öğretmeni ve rehber öğretmenle işbirliğine girilmelidir.

*Vedalaşmalar kısa olmalıdır. Anne baba sınıf içinde ya da kapı önünde beklememelidirler.

*Çocuğun okula alışma sürecinde anne baba çocuktan yüksek bir performans beklememelidir. Öncelik ödevler değil, okula olan uyumudur.

*Anne baba kararlı olmalıdır. Somatik yakınmalarında çocuğu okula göndermemek demek bu ağrı ve yakınmaların devam etmesi ve çocuğun okuldan kaçınma davranışının artması demektir. Çocuğunuzda fizyolojik bir durum yoksa ama yakınmaları okul kelimesi geçtiğinde artıyor okula gitmediğinde birden kayboluyorsa şikayetlerine rağmen okula göndermelisiniz. Aksi halde çocuğunuz bu fizyolojik şikayetlerinden bir kazanç elde edecek( okula gitmeme) ve bu davranışlarının devamı gelecektir.

*Bu okuldan kaçınma davranışları üç haftadan daha uzun sürüyorsa bir psikologdan destek almalısınız.

Çocuğun okula başlaması hem çocuk hem de anne-baba için önemli bir değişikliktir. Çocuk daha önce herhangi bir okula gitmiş olsun yada olmasın ilkokula başlangıç hem gelişimsel olarak hem de sosyal olarak yeni bir dönemin başlangıcıdır. Çocuk bedensel ve zihinsel olarak daha güçlü ve bağımsızdır. Okulöncesi döneme göre çocuğun daha fazla sorumluluk alacağı bir dönem olduğunu söyleyebiliriz.

Okula başlama, daha önce kreş yada anaokuluna gitmemiş olan çocuklar için anne-babadan ilk ayrılık olabilir. Eğer öyleyse çocuğu okula hazırlamak ayrıca bir önem kazanır.

Okula başlayacak olan çocuğu önceden bilgilendirmek ve güdülemek önemlidir. Çocuğa okulun nasıl bir yer olduğunu, orada neler yapacağını, kimlerle beraber olacağını anlatmak ve okul başlamadan bir kaç ay önce okula gideceğini söylemek çocuğun hazırlanmasını kolaylaştıracaktır. Kayıttan önce ve kayıt sırasında çocuğu okula götürüp okulu gezdirmek faydalı olacaktır. Okulla ilgili konuşmak ve okulu, sınıfları göstermek çocuğun kaygısını azaltacaktır. Okul seçerken ve okul için gerekli kıyafet, kırtasiye gibi malzemeleri alırken çocuğun fikrini almak çocuğu rahatlatacaktır. Ayrıca okul başladıktan sonra hayatında nasıl değişiklikler olacağını bilmesi kötü sürprizlere karşı koruyucu olacaktır. Zamanının büyük kısmını okulda geçireceği, orada yeni arkadaşlar ve öğretmeniyle tanışacağı, okuma yazma öğreneceği ve okuldan sonra ev ödevleri yapacağı söylenmelidir. Okul ve sınıftaki genel kuralların konuşulması sonraki uyumu için faydalı olacaktır. Çocuğun, okula hazırlık sürecine dahil olması ve ilgili konularda fikrinin sorulması okula başlamak konusundaki korkusunu azaltır; isteğini arttırır ve sonrasında okula uyumunu kolaylaştırır.

Çocukların okula kolay uyum sağlaması ve okulu sevmesi için neler yapılabilir? Neler yapılmamalıdır?
• Okulöncesi kurumlar(kreş, anaokulu yada oyun grupları) çocuğun okula uyumunu kolaylaştırır.
• Okulla ilgili anne-baba ve diğer aile yakınlarını yaklaşımı olumluysa çocuk bu tutumu öğrenir. Okula gitmenin değerli, önemli ve olumlu olduğu hissettirilmelidir.
• Anne-baba okulla ilgili güzel anılarını anlatabilirler.
• Okuma-yazma öğrenme sürecinden ve çocuğa sağlayacağı faydalardan bahsedilmelidir.
• Okulu sevdirmenin önemli bir parçası kitabı sevdirmek ve okumaya özendirmektir. Okulöncesi dönemde annesinin okuduğu masalı dinleyen çocuklar, okula başlayarak okuma yazma öğrenmeyi, merak ettiği kitapları kendisi okumayı isteyecektir.
• Okula başlayan çocuğun hala oyun çocuğu olduğu unutulmamalıdır. Okulun başlamasıyla oyunu bırakması beklenen çocuk, okulu ceza gibi görecektir.
• Okula gitmek ve/ya ödev yapmak, okumak, öğretmen hiç bir şekilde ceza olarak kullanılmamalıdır. ‘’Beni çok üzüyorsun, seni okula göndereyim de rahat edeyim, senden kurtulayım. Yaramazlık yaptın, seni öğretmenine söyleyeceğim, sana kızsın. Sözümü dinlemezsen seni okula gönderirim. Cezalısın, oyuncaklarını bırak, odana git kitabını oku, ödevini yap.’’ gibi cümleler çocuğu okuldan soğutmak için birebirdir.
• Bazı çocukların okula başlama dönemleri kardeşlerinin doğduğu döneme denk gelebilir. Bu konuda da anne-babaların dikkatli olması gerekmektedir. Çocuk kendini kardeşi doğduğu için okula başlatılıyor, yani ev ortamından kardeşi nedeniyle uzaklaştırılıyor, aileden dışlanıyor gibi hissedebilir. Daha önceden çocuk okula gideceğini biliyorsa bu dönem daha kolay atlatılır. Yinde de okula başlamasının kardeşinin doğumuyla ilgisi olmadığını, her çocuğun okula aynı yaşta başladığını anlatmak faydalı olacaktır.
• Unutmamak gerekir ki, yeni bir yere uyum sağlamak zaman alır ve her zaman çok hoş bir deneyim olmayabilir. Her çocuk için bu süreç farklı olacaktır. Çocuğa zaman tanımak, destekleyip yüreklendirmek gerekir. Uyumun sağlanamadığı durumlarda çocuğu eleştirmek, onu başka çocuklarla karşılaştırmak, onunla dalga geçmek (‘Sen küçük /bebek misin ki ağlıyorsun?’ gibi), onunla ilgil aşırı beklenti içine girmek (‘Okumayı herkesten önce sen öğrenmelisin.’ gibi) ve başkalarının yanında çocuğu mahcup etmek (‘Teyzesi bizimki daha alışamadı.’ gibi) bu süreci olumsuz etkileyip varsa problemi derinleştirebilir.
• Okul başlamadan önce ve başladıktan sonra öğretmen ile iletişimi sürdürmek önemlidir.
• Okulun ilk aylarında çocuğun ödev yapmasına yardım etmek yerinde olacaktır. Çocuğun becerisi ve yetkinliği arttıkça yardım miktarı azaltılmalı, en sonunda çocuğun ödevini kendisi yapması sağlanmalıdır. Ödevini aynı saatte, aynı yerde (varsa odasında) yapması sorumluluk duygusunun gelişmesine yardımcı olur. Gerçekten yardıma ihtiyacı olduğu durumlarda anne-baba yardım etmeli, ancak çocuğun ödevlerini üstlenmemelidir.
• Ödevin, çocuğun sorumluluğu olduğu çocuğa açık bir dille söylenmelidir. Ödevi çocuğun yerine başkası yapmamalıdır.
• Okula uyum sağlanmadıysa, çocukta isteksizlik, huysuzluk, ağlama, inatçılık gibi davranışların yanı sıra bazen de karın ağrısı, mide bulantısı, ishal yada kusma gibi şikayetler de ortaya çıkabilir. Bu sıkıntılar çok uzun sürerse, giderek şiddetlenirse, ailenin günlük rutinini bozacak kadar şiddetlenirse bir psikoloğa başvurmak yararlı olacaktır.
• Okula başladıktan sonra çocuğun uyku saati okul düzenine uygun olarak belirlenmeli, çocuk okula uykusunu tam almış ve dinlenmiş olarak gitmelidir. Okula yorgun giden çocuk başarılı olamaz ve zamanla isteği azalır.